Ahmet Müfid Okbay

birinci ağıt: yolculuklar

 

 

dünya iyi davrandı bana

iyi davranıyor da hâlâ...

bir aşkta birçok hayat yaşadım

bir çok aşk da…

kadınların gözlerinde renk değiştiriyor bukalemunlar

 

masamda bir raskolnikov oturuyor

masada bir zavallı oturuyor…

beyaz duvarın ortasında iki kara koca çivi gözleri

gözlerimi arıyorum, en çok kadınlar:

benim aynalarım

bir oğlak sıçrıyor gecenin içine…

bedenimde binlerce ölü ruh ucubeler gibi

eski bir aşkı anımsatıyor, artık

eski, o ezilmişlik hâlini…

 

aslında bunlar yolculuklar…

dile kolay, geçip gidiyor hüzzamlar

büyük aşklar geçiyor sessizce; 

-acılar, korkular, umutlar-

bir türlü dolmayan boşluklar

yaşanmışlık denen, yarım bırakılmış:

-işler, güçler, dokunuşlar-

kelebeklere merak sarıyorum:

-pembe, mavi, sarı başlarıyla toplu iğneler-

yüzüne bir kelebek gibi yayılıyor gülümsemen

yüreğimizden bir kelebek koleksiyoncusu geçiyor

 

beyaz kukuletalar takıyoruz birbirimize

bir sürek avına çıkıyoruz kara derili içimizin

gülümsemene gölgeler düşüyor

bu ne yazık ki hep böyle oluyor

savaşmıyorum…

savaşmadan da şiddetin var olabileceğini öğreniyorum

geçip gidiyor:

-itiraflar, yalanlar, suçluluklar-

sevgisiz tarihler geçiyor gecenin içinden

gözlerimizde büyüyor çığlıkları kelebeklerin

bir ölüyü bekliyoruz bütün gece

ve ölünün tüm inceliklerini…

 

gerçek oluyor yüzlerimiz

gözyaşlarımız kelebekler

beyaz yaprakların üstündeki kimi sözcükler;

-unutmak oluyor-

sahip olduğundan vazgeçmek…

vazgeçtiğin yerde bulmak sevgiyi

bulduğun an yitirmek sevgiliyi…

 bu ne yazık ki hep böyle oluyor:

-unuttum ben de dilimi, gece sözcüklerindi-

gözlerimden bir çocuk düşürdüm:

-saklambaçlar, köşe kapmacalar, elim sendeler-

şımarık, en küçük çocuğuydum bir evin

şımarmak yakışıyor diyorlardı bana

yakışıyordu sana da…

gözlerimden küçücük bir şımarmak düşürdüm:

-limonlu gazozlar, elma şekerleri, lokumlar-

edandan genç kızlar geçiyordu

uyuyunca bebek oluyordun…

uyanınca aksi, haylaz bir çocuk

ben oturuyordum alçı bir heykelcikte,

                                   dizinin dibinde

ortalığı dağıtıp, sonra hiçbir şey yapmamış

bir köpek yavrusunun masumluğunda

 ama hep oyuncaklarını alıp gidiyorsun sen

gidiyor tüm kadınlar;

-kırılıyor, düşüyor, elinden sırça kalbim-

çanları çalıyor sabaha karşı quasimodo

sol yanımdan bir parça… paramparça

-kırılıyor, düşüyor st. antuan kilisesindeki çan-

beyoğlu’nu boydan boya geçen bir ıslık oluyor

sevişmelerimiz…

 

duvar cam kırıklarıyla kaplı

penceresiz rüzgâr, uçuşan alevden perdeler

çıplak ayaklarınla yürüyorsun duvarın üstünde

kanıyor ayakların, öyle uzak, gülümsüyorsun bana

 ay ışığı saklı duvar, ayırıyor:

-arka sokaklarından kenti-

belki de senden beni

naçar… zambağıma mektuplar yazıyorum ben;

-köpeğin diye imzalayarak kanımla-

korkuyor ve üşüyorum…

sen kendini aşıp, duvardan atlıyorsun…

arka sokaklarında kayboluyorsun kentin;

ellerin kanıyor, bırakmıyorsun elinden de

                                          horoz şekerini 

kanıyor ayakların, ellerin gibi

yüreğim üryan, bedenime ağır

sabahlara kadar bekliyorum geceler boyu

gözlerin geliyor aklıma…

gözlerinden geçip gidiyorlar;

-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler- 

ben seni en çok bu yüzden sevdim…

gözlerinde gördüm iyi kızı;

-sen babanın iyi kızıydın-

hep öyle kaldın…

 

belki de yalnızca bu yüzden sevdim seni

dudaklarıma battı, kanattı;

-pembe, mavi, sarı başlarıyla toplu iğneler-

kelebekler özgürdür gibi bir şey söyleyemeden

boş bir evin önünden geçtim, sanırım mozart’tı;

-la bemol, küçük bir gece müziği, elbette majör-

bukalemunlar renk değiştirdi gecenin içinde:

-pembe, mavi, sarı… ve elbette mor-

sonra ağlamaları vardı kadınların;

-erkeklerin ağlamaları vardı-

onlar da geçiyorlar hayatımızdan;

-bandolar, mızıkalar, fener alaylarıyla -

sen benim, ben senin hayatından

nasıl geçip gideceksek, olacaksa bu

birimiz ölmeden…

bir fotoğraf, bir şiir… bir çocuk:

-senin benden doğurduğun-

hepsi bir anı olsun diye belki;

-bayraklar iniyor önümüzde diz hizasına-

geçiyor hüzzamlar, dile kolay büyük aşklar

ömrümüz…


elveda amelia