birinci ağıt: yolculuklar
- Görüntüleme: 92
dünya iyi davrandı bana
iyi davranıyor da hâlâ...
bir aşkta birçok hayat yaşadım
bir çok aşk da…
kadınların gözlerinde renk değiştiriyor bukalemunlar
masamda bir raskolnikov oturuyor
masada bir zavallı oturuyor…
beyaz duvarın ortasında iki kara koca çivi gözleri
gözlerimi arıyorum, en çok kadınlar:
benim aynalarım
bir oğlak sıçrıyor gecenin içine…
bedenimde binlerce ölü ruh ucubeler gibi
eski bir aşkı anımsatıyor, artık
eski, o ezilmişlik hâlini…
aslında bunlar yolculuklar…
dile kolay, geçip gidiyor hüzzamlar
büyük aşklar geçiyor sessizce;
-acılar, korkular, umutlar-
bir türlü dolmayan boşluklar
yaşanmışlık denen, yarım bırakılmış:
-işler, güçler, dokunuşlar-
kelebeklere merak sarıyorum:
-pembe, mavi, sarı başlarıyla toplu iğneler-
yüzüne bir kelebek gibi yayılıyor gülümsemen
yüreğimizden bir kelebek koleksiyoncusu geçiyor
beyaz kukuletalar takıyoruz birbirimize
bir sürek avına çıkıyoruz kara derili içimizin
gülümsemene gölgeler düşüyor
bu ne yazık ki hep böyle oluyor
savaşmıyorum…
savaşmadan da şiddetin var olabileceğini öğreniyorum
geçip gidiyor:
-itiraflar, yalanlar, suçluluklar-
sevgisiz tarihler geçiyor gecenin içinden
gözlerimizde büyüyor çığlıkları kelebeklerin
bir ölüyü bekliyoruz bütün gece
ve ölünün tüm inceliklerini…
gerçek oluyor yüzlerimiz
gözyaşlarımız kelebekler
beyaz yaprakların üstündeki kimi sözcükler;
-unutmak oluyor-
sahip olduğundan vazgeçmek…
vazgeçtiğin yerde bulmak sevgiyi
bulduğun an yitirmek sevgiliyi…
bu ne yazık ki hep böyle oluyor:
-unuttum ben de dilimi, gece sözcüklerindi-
gözlerimden bir çocuk düşürdüm:
-saklambaçlar, köşe kapmacalar, elim sendeler-
şımarık, en küçük çocuğuydum bir evin
şımarmak yakışıyor diyorlardı bana
yakışıyordu sana da…
gözlerimden küçücük bir şımarmak düşürdüm:
-limonlu gazozlar, elma şekerleri, lokumlar-
edandan genç kızlar geçiyordu
uyuyunca bebek oluyordun…
uyanınca aksi, haylaz bir çocuk
ben oturuyordum alçı bir heykelcikte,
dizinin dibinde
ortalığı dağıtıp, sonra hiçbir şey yapmamış
bir köpek yavrusunun masumluğunda
ama hep oyuncaklarını alıp gidiyorsun sen
gidiyor tüm kadınlar;
-kırılıyor, düşüyor, elinden sırça kalbim-
çanları çalıyor sabaha karşı quasimodo
sol yanımdan bir parça… paramparça
-kırılıyor, düşüyor st. antuan kilisesindeki çan-
beyoğlu’nu boydan boya geçen bir ıslık oluyor
sevişmelerimiz…
duvar cam kırıklarıyla kaplı
penceresiz rüzgâr, uçuşan alevden perdeler
çıplak ayaklarınla yürüyorsun duvarın üstünde
kanıyor ayakların, öyle uzak, gülümsüyorsun bana
ay ışığı saklı duvar, ayırıyor:
-arka sokaklarından kenti-
belki de senden beni
naçar… zambağıma mektuplar yazıyorum ben;
-köpeğin diye imzalayarak kanımla-
korkuyor ve üşüyorum…
sen kendini aşıp, duvardan atlıyorsun…
arka sokaklarında kayboluyorsun kentin;
ellerin kanıyor, bırakmıyorsun elinden de
horoz şekerini
kanıyor ayakların, ellerin gibi
yüreğim üryan, bedenime ağır
sabahlara kadar bekliyorum geceler boyu
gözlerin geliyor aklıma…
gözlerinden geçip gidiyorlar;
-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler-
ben seni en çok bu yüzden sevdim…
gözlerinde gördüm iyi kızı;
-sen babanın iyi kızıydın-
hep öyle kaldın…
belki de yalnızca bu yüzden sevdim seni
dudaklarıma battı, kanattı;
-pembe, mavi, sarı başlarıyla toplu iğneler-
kelebekler özgürdür gibi bir şey söyleyemeden
boş bir evin önünden geçtim, sanırım mozart’tı;
-la bemol, küçük bir gece müziği, elbette majör-
bukalemunlar renk değiştirdi gecenin içinde:
-pembe, mavi, sarı… ve elbette mor-
sonra ağlamaları vardı kadınların;
-erkeklerin ağlamaları vardı-
onlar da geçiyorlar hayatımızdan;
-bandolar, mızıkalar, fener alaylarıyla -
sen benim, ben senin hayatından
nasıl geçip gideceksek, olacaksa bu
birimiz ölmeden…
bir fotoğraf, bir şiir… bir çocuk:
-senin benden doğurduğun-
hepsi bir anı olsun diye belki;
-bayraklar iniyor önümüzde diz hizasına-
geçiyor hüzzamlar, dile kolay büyük aşklar
ömrümüz…