kar sessizce örtüyordu kan izlerini
- Görüntüleme: 49
"...bir de sa(r)man sarısı
belası başımın...”
artık, yalnızca geceleri uçarılaşan bu sahilleri
tek sahipleri olan ayyaşlar da terk etmişti.
kar yağıyordu...
ayaz,
avcısının omuzunda habersizce patlayan
bir karabina gibi
patlıyordu bağrında.
uçuşan kar tanelerinden ibaret kırık aşkların
bedelini hep bir başka aşk ödüyordu
tükenirken
başka bir aşkın katline gebe...
anılar
bir küfür kadehi olup yakıyordu genzini
küskün
eve dönmek hakkında, artık
verdiği sözleri tutamayan
bir kadının masumluğunu
bırakıp ardında
geceyle yüz yüze ve suçlu
yürüyordun, aşk cinayetlerinin sokaklarında
bir kent kaçkını, bu eski düşsoylu'nun
"gocuğu batıktı “ya yalnızlığa
eldiveninin tekini, bir ingiliz aristokratı gibi
aktarıp diğer eline alan gece;
düelloya hazır puşkin edasında
vuruyordu gerçekliği suratına;
karanlıktı dört yanı
karanlıktı hala evin camları
kırmızı bir sicim uzuyordu
sokak lambasının altında
ellerinden
yerlerin ha tuttu ha tutacak beyazlığına
yalnızdı
sessiz yürüyordu, bilgelerden bile
katiliydi bir aşkın
sonsuz kadar katili
sızıyordu bedeli yüreğinden
örtünüyordu suçluluğu beyaz öpüşüyle gecenin
vakit ilerliyordu
kulağında kırık havaları bunlar düğünlerin
vakit belki çoktan geçmişti
yaşanmamış bir aşktı sanki, sızan ellerinden
bekliyordu
ışıkları da hala yanmamıştı evin
beklediği bir kadın vardı
konuşurken iri gözlerini alabildiğine açardı
bir kadın vardı
kısa saçları ensesinin güzelliğini saklayamazdı
elleri kan içinde, her suçlu
nasıl eninde sonunda
suç mahalline dönerse
öyle dönmüştü evine
faili meçhul bir cinayetin maktulü bu adam
ve sümen altı edilen tüm cinayetlerin faili
düşboyu dolaşıp da gelmişti
kendi bıraktığı izlerin peşinden
örtünüyordu düşleri beyaz öpüşüyle gecenin
vakit ilerliyordu
dudağında yasak tattı bunlar sevenler için
vakit belki de çoktan geçmişti
kendini sürekli ele veren bu katil için
kar yağıyordu...
korkuyordun gecenin geç saatlerinin kalabalığından bile ara sokakların tehlikeli yalnızlığına sapıyordun
yaşama bağlılığın ayaklarına doladığı korkaklık
yenik düşüyordu
yabanıl gecenin çağrısında
ölüm karşısındaki kayıtsızlığa
akıntı burnu
rüzgarın ve tutkuların karmaşasında
bozuyordu sessizliği
bir ışıltıları kalmıştı
bu kayıp şehrin, anıların
yitip gitmişti, nasıl da ıssızdı kent?
yaşamın damarlarından çekildiğini duyumsuyordun
uzaklaşıyordu gökyüzünde yıldızlar senden
esrik, dönüyordun dünyayla beraber,
bulanıklaşıyordu anlak da, gecenin içinde
karanlıktı dört yan
karabasandı hala evin camları
kırmızı bir sicim uzanıyordu
sokak lambası altında
ellerinden
yerlerin düşboyu beyazlığına
gece bir balık sürüsü
gece, yokluğunda
kalbinin çırpınışında
dökünmüştü eteklerinden
vurguncu balık ağlarının
gece kan revandı deniz
kar yağıyordu
denize elleri değiyordu
denizde kıpkızıl bir buzul ortaya çıkıyordu
kalbindeki yangı, küçük balıkların çırpınışı,
yasaklı tütün tadı
genzini yakıyordu
sen, bir şairin peşine düşmüştün dizelerinde
o şair düşmüştü vefasız sevdiğinin peşine
"elleri gümüş şamdanlarda mumlardır" diyordu; "elleri..."
"görmedik", "görmedik", "görmedik"
diye yanıtlıyordu onu
gece;
"içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı" diyordu,
gece;
denize düşüyordu bir kadının ellerinin gölgesi;
düş bölünüyordu...
gece lal rengi bir şaraptı
gece, yokluğunda kabala'da
öğretilip unutulan
o sözcük'ün
ürkütücü yoksunluğuydu
gece kan revandı yüreğin
kar yağıyordu
yüreğine elleri değiyordu
yüreğinde kıpkızıl bir gül küle mi dönüşüyordu?
ellerindeki sızı, küçük çayların çağıldayışı,
yasaklı gül adı yüreğini yakıyordu
sen, bir şairin acısını çekiyordun dizelerinde
o şair düşmüştü vefasız sevdiğinin peşine
"elleri gümüş şamdanlarda mumlardır" diyordu;
"elleri...""elleri", "elleri..."
görünmeden gün geceye dönmezdi
"elleri..."
üşüyor muydu şimdi elleri?
üşüyordu ellerin
"elleri.."
yalnızlıktı
-düşkırıklığıyla biterdi ya tüm bekleyişler-
bekliyordun
"elleri...", "elleri...", "elleri..."
görünmeden gün geceye dönmezdi
"elleri..."
katiliydi bir aşkın
sonsuz kadar katili
sızıyordu...
kan
-kendini sürekli ele veren-
...kar
sessizce örtüyordu tüm izleri.