Ahmet Müfid Okbay

sabırsız eyyüp “şairin kitabı”

 ve kendine bilinmeyenler yaratan yakubum ben, iyi ya 

durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun

edip cansever

ı.

kör bir cezayı yatar gibi, duvarlarla konuşup

dallarda dilek tutan yazmalara umar bağlıyorum.

gönderilmeyen mektuplar da yanıt bekler;

sesim sessizliğe, dudaklar boşluğa,

yemin ederim aynısıdır ölmenin... bekliyorum.

yüklü bir zehir gibi, adınla başlayıp

yaralı…

—anlatan olan acem dilinde—

adımla susup…

kan tükürsem de, kızılcık şerbeti içtim diyorum.

 

gün boyu ağaçların yosun tutan yüzlerine bakıp

adımı arıyorum…

boşlukta uğuldayan rüzgar, inleyen bedenim olsa razıyım

gecenin bağrında o vefasız umar, yakarış olsun bir  ses, çağrı

yeter ki bi’fısıltı

kuzey rüzgarı bağışlasın diye adımı

                              ve ay…

bekliyorum.

med ve cezirin insafına bırakılan huyum

kan çanağı olan gözlerim

venüs çukurundan içilen mey;

                                           ay…

dokunuyor dalgalarıyla bedenime

uyanan erkekliğim; kayıp kıta

adımı soruyor ilk çığlığında

ve adınla başlıyor 

her

      yeni

             dünya.

 

oysa bilinmezlerden bir ad alıp

dolanıyorum çevresinde hacer-ül esved’in

yazmak sezmektir, adım ki aramak, belki

musalla taşında

bilinebilir olan

fıtrat

beşikten mezar taşına

—o değişmez—

yaşamım

               yanışım

                            yanılışım

sonra bir gölge gibi kimsesizler mezarlığında

çiçek açıp ve solan

—gelenim olmasa da

vedasız uğurlansam razıyım—

yıkık isimsiz taşlar arasında

korkak

gecenin bağrında bi’ vefasız umar, yakarış olsun o ses, çağrı

yeter ki bi’fısıltı…

                          ulu çınar bağışlasın diye adımı

                                                        ve ay…

bekliyorum.

 

tanrı fısıldıyor kulağıma;

üç kez, fısıldanıyor;

“eyyüb koydum senin adını”

“eyyüb… adsızlardan bi’eyyüb.”

sesimi çıkarabilsem iyi, sessizliğim duruşuma ferman

“sus!” diyor tanrı. sonra…

“arama!” diyor, inanmasan da

“sakla!” aşkın çağıldayışını kaynağında

“bekle!”

çünkü “eyyüb koydum senin adını

sınıyorum 

s a b r ı n ı  ve  s e v d a n ı.”

 

adıyla var olan ben eyyüb

eyyüblüğü seçmemiş bi’ eyyüb

havva’ya kanmadan cennet’ten atılan adam’ın oğlu

ya da daha henüz eyyüb olmuş bir ademoğlu

yazgımın adımla başladığını

anlıyor ve ağlıyorum.

eyyüb olmaklığım, yani adımdan ibaret olan yazgım

“eyyüb” diye daha bir kez seslenilmeden

eyyüb oluşum…

kim bilir sizin de tanıdığınız

bir eyyüb’e benzemişliğim

sevdam, sınav edilişim...

hep bir başka eyyüb olmam

derin çizgiler bırakıp yüzümde

gözyaşlarıyla buharlaşıp uçuyor zamanla

ve yalnızca adlar kalıyor geriye…


ıı.

ben eyyüb. sınanmak nedir bilmeyen

–bir aferin için yaşayan hayatını–

ilk kez bir sevdalanmayı sınıyor ve korkuyorum

adsızlardan bir ad alıp kelebeklerin duruşlarına merak sarıyorum.

bir uzak, bi’uzak duruyorlar ki benden

bir cüzamlı, bi’vebalı

kendilerinden sayar beni, gören sevdalı der.

oysa ben, duvarlar kadar beyaz oldum,

dostlarım kadar dargın

bir o kadar sayrılı şarkılar söyledim;

sahil boyu hicranım.

ben bir  eyyüb oldum

önce; tanrının görkem ve şan verdiği

ben tuhaf bi’herif oldum

kan tuttu, erkekliğim soldu

genç kızların defterine kenar süsü oldu

sonra;

tanrıyı inkar edip aydan gebe bir düş doğurdum

sevdim onu, daha çok sevmeyi denedim belki

çünkü ben eyyüb

bilmezsiniz, ben ne çok eyyüb oldum da başaramadım

kim bilir, belki de

 top peşinde koştum, sustalı taşıdım

ama yine de adam olamadım

meyil verdi kadınlar, beceremedim

ben hep eyyüb oldum

sınadım yüreğimi ve sevdim gönlümce

                            kimsesiz kaldım.

ben ne günah işledim yahu, kapadınız kapınızı,

almadınız caminize, havranıza, kilisenize

bekledim durdum kapıların önünde, dövüp durdum

 ahşap, demir, taş kapıları ümitsizce

ah! işte parmağımı kırdım

mekke’de dilenen çolak hırsız kadar

kıymeti harbiyem yok şimdi kapınızın önünde

ben eyyüb, bir aşk-ı memnu yaşadım

dostlar ve düşmanlar arasında

bir bu günahkâr kılarmış insanı

suçmuş, belki de bu yüzden alınmadım, su alıp batmış

nuh’un gemisine bile

adem gibi atıldım cennet’ten

havva’yı sevdim, sonra öldürdüm

ben ki öldürdüğümü de sevdim, şaştım, saşan’dım*

öldüm de gene sevdim, dirildim, gene öldürdüm

ama bekledim, tüm çarpan yüreklerin kapısında…

sevdim mi?

                erkek kadını bildi

                                   ve kadın erkeği bildi

                bildim.

asırlardır sevmek için eğittim kendimi

sevgiliyi bekledim

ama bir gün eyyüb oldum

yazgımın beklemek olduğunu bildim

kendini sevmeyen, sevmeyi hiç bilmeyen

adem kadar adam olan…

ben eyyüb;

                şimdi ağırıma gidiyor böyle beklemek...


ııı.

ben eyyüb, yağmurlu gecelerin şıpsevdi aşığı

sanırım önemli bir laf ettim;

–ben bi’eyyüb oldum... bir hikâye anlattım, hepsi bu!

  benim eyyüb olmaklığım bundan,

                                                sabrın sonu selamet mi

                                                bak onu bilmem?

bildiğim, ben eyyüb, bugün yeni bir karar aldım;

b u  g ü n diyerek...

sizin  için herhangi bir gün olan

sabah işe gittiğiniz, akşam eve döndüğünüz

b u g ü n diyerek

yeni bir karar.

bugün, caydım kararımdan…

intihar etmek istemiştim, bi’gün

aşkım, yazdım durdum sana binlerce sayfa;

                                          “görülmüştür

unutuldum, artık geçmişte kaldın

çocuktum, top oynadım, acıktım

yazmaya devam ediyorum hâlâ…

sevgiyi yazarak, bulmayı umuyorum

yazdıkça da birilerine benziyorum

gün geçmiyor, başkası olan bi’eyyüb’e

yaşlandıkça, o nefretle andığım

babama benziyordum sanki

tuhaf seviyordum onu bi’de

korkuyor ve seviyordum

ne zaman sevmeyi düşünse korkan

                      bir eyyüb olmaklığım da bundan belki

 

amma yaptın be eyyüb, korkmayıp da ne edeceksin;

                                                       sevgili tanrıdır!

kimse bilmez, insan

sevdiği için mi korkar, korktuğu için mi sever?

bilsen ne olacak, sen bi’eyyüb’sün

onlar da farkında yazgının

gülüşlerini bir silah gibi çekerken…

 

bugün, yürürken tuba ağaçlarının arasında

dalgın, genç werther’in acılarını düşünerek

alnımı çizdi bir dal...

dalda buldum bir elma

kanadı alınyazım... bir sırrın gizine ulaştım

ben eyyüb;

–havva kızı vermese de–

                                dişleyerek elmayı…

ihanet ediyorum tanrıya

                           atılıyorum cennet’ten…

sırrın;

         insanoğlu ihanet eder

olduğunu söylemek istiyorum

ve bunu açıklarken

                           yeni bir sır ediniyorum;

bildikçe, artar sırlar...

artık bilmiyorum.


ıv.

bana eyyüb’lüğü çağırdı kadınların gülüşleri,

                                                        ben çağrıldım!

parmaklarımı kırdım

dönerken ıslaklıklarında döl yataklarının

erkek miydim, kadın mıydım, yoksa insan mı;

                                              ben eyyüb, yanıldım!

hocam isa’ydı, golgata’da çivilerde güller bitti

                                         yüzüm - gönlüm... kızardım!

ben yakub’a özendim yahu…

ama adımı hiç karıştırmadım!

neden kaçtığımı biliyordum, biraz bundan, biraz

bunları bir bir kendime anlatmış olmaktan

yakub’un gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde

                                             bi’eyyüb olmaktan

ben, adımı hiç karıştırmadım...

ama ona benzedim, benzedim de ne iyi oldu,

ben eyyüb

uzun süredir “ne iyi oldu” demeyen bir ademoğlu,

bu aşk boyu yalnızlığı, kırıtarak itiraf eden adam!

uzakta bir kadın sevdim…

                 ondan böyle sustum ve

                                                        eyyüb oldum!

eyyüb daha başka nasıl bir eyyüb olsun, iyi mi

bir her şeyi bırakıp gitmesi var

                              inanmazsınız

ama döner

iki kez gerçekleşen

                üçüncü kere de olacaktır der eyyüb

olabilir

bir tanıdık, bi’tanıdık duruyor ki

bunu kendine üç kere söyler

şimdi karanlığın ortasında kumarbaz gibi

                          kağıt açan bir adam düşün

saşan

çok uykusu gelmiş birini, eyyüb’ü düşün

                    –kurbağalara bakmaktan dönen

dışarıda her şeyi var edebilen

 suskun bir yağmur yağıyor

belirsizliğin elleri yağmur

                   eyyüb’ün uykusuzluğu...


v.

eyyüüb! yine kendine döndü

                                fırıldağın “hepsini al” yazan yüzü

kendine dön!... ve koy ver gitsin

                                bir öpücüğü resimdeki yüze!

hiçbir sirk soytarısız olmaz, dünya döner sensiz de,

                                ama sen güzelim de! bi’tanem de!

sev ve pamuk helva al çocukluğumuza.

bak eyyüb, bunlar bir işe yarar sanma

adam dediğin sert olur, sabırlı olur.

senin sabırsızlığın çocuktur

senin aşkın bundan zayıftır, yastıktır.

yolunmuş kaz gibisin, her aşk hikâyesinde

üşüyorsun ve yumuşaksın.

yazgını çizen tanrı bile

tavsamayı bir kenara bırakıp ağlıyor

senin için;

“eyyüüüb!” diyor, “ben seni böyle mi yarattım

gücüme gidiyor tanrılığım.

eyyüüüb!... beni yok sayma da, uyu...

                 düş kurma hadi gari!

eyyüüüb!... orada mısın?

ses ver eyyüüüüüüüüb?”

tanrı şaşırtmasın bir kez kulunun yolunu

bir şaşan var, bir saşan!

ben eyyüb, bir karar aldım;

yıkacağım başınıza tanrı saydığınız putları!

ulan! sevdim...

                             ölümden öte köy var mı?

gideceğim oradan da uzaklara...

bir saşan  var...

bi’...

–eyyüüüüüüüüüüüüüüb!... ses ver!

  orada mısın?

–eyyüb.

 

___________________________________________________________________________________

*saşan; çok uzakta bi’başka ülkede, bir yahudi çocuğun bi’türk ismi telafuz ed(emey)işi.


sabırsız eyyüb