Ahmet Müfid Okbay

dördüncü ağıt; lanetlenmiş afrodit ve golem

 

 

ozan:

lanetliydi güzellikler…

tarihte tüm güzel kadınların

ayak bilekleri ince olurmuş

ayaklarının ikinci parmakları uzun

uzundu, ak boynu… yuvarlaktı;

-antik çağlı-

dalgaların köpüğünden gelmişti;

-ege'den-

zeytinin ve defnenin yurdundan;

-kayıp uygarlıklardan-

yüzünde küçücük bir nazar;

-kemerli burnu-

mavi, yeşil… alaşımlı gözleri;

-deniz, tarifi yok yalnızca benzersiz-

lepiska saçları taradıkça uzuyordu

uzuyor, tanrım uzuyordu;

-uzuyordu tarifsiz bacakları-

denize koşuyordu ege'de tüm tepeler;

-makiler kaplı-

 

 

golem:

lanetliydi düşler…

dokunmak güzelliklere ve kanmak düşlere yasaklanmıştı

tanrının onaylayacağı işleri yapmak için yaratılmıştım

vltava nehrinin çamurundan…

varoşlarında geziyorlardı kentin;

-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler-

burnumdan üfledi yaratıcı

biçimsiz bir kil-balçık kütlesine…

canlandım ve üstüne yürüdüm düşmanın

çarşamba ve perşembe tüm gün süren bir kıyımdı aşk

unutulmakla, cuma öğleden sonra biten…

sonra… tüm dengesizlikleri kışkırttım

içimde büyüyen örümcek kılıklı meczup'un

gittikçe büyüyen ağlar kapladı ağzını hira'nın

ve nefesim gözlerini dağladı tüm güzellerin...

çağrımı…

bedenimdeki korkunç yaraların acısını

ulaştıramazdım artık

tanrının yarattığı ağlar görünmez kılmıştı beni…

gözlerime bakan hamile kadınlar düşürürdü çocuklarını

dokunan ölürdü, ilençsiz bir ahu'yla…

konuşmak da bahşedilmemişti bana

yani anlaşılmak…

her söyleneni anlardım ama

söylenmeyenleri de anlamak;

-maznun-

yaratıcımın bile

anlamadığı;

-yazgım-

kalbim meleklerin yaptığı

eski sinagogda yatar hala;

-yaratıcımın bir gün benden aldığı-

bir heykelde…

cezalandırılmış bu zavallı bedenim

binlerce ölü ruh taşır

bunlar suçluluğum…

benim aşırılıklarım…

tanrılar bilmiyorlar;

-acuzeler, ucubeler, gül yabaniler-

kalplerinde hiç büyümeyen bir çocuk taşırlar

kalbim

yaşıyor... bu korkunç bedenin içinde

tanrıların taşa çevirdiği

ve sizin yardım ettiğiniz

 

 

ozan:

sanırım tanrıyı arıyorduk…

güzelliğinin ayrımındaydı

yürüyüşünde bir zarafet var dedikleri gibi, içi boş

boş ama güvenle…

yürüyüşünde bir zarafet vardı

ilk başlardaki suskunluğu da bundandı belki

tanrısal bir suskunluk var gözlerinde desinler diye

uzak… uzak ama tedirgin

tanrısal bir suskunluk vardı gözlerinde

buna inanmak mümkün değildi

inanmaya ihtiyacımız vardı yalnızca

onun tanrıların katında olmaya ihtiyacı olduğu gibi

güzelliğin ve düşlerin her zaman ihtiyacı vardı

tanrısal olana…

çünkü onlar kendilerine inanıldıkça yaşayabilirler

nasıl nergisler

kendi akislerine vurgun, su kenarlarında yaşarlarsa

ilk gençliğin inançlılığı da bundandı belki

düşlerin güzelleştirdiği altın çağ!

seni arıyoruz;

bir zavallılığı...

sevgisiz, soluyor ruhumuz fanusunda

saklı portresinde dorian gray

ölüyor…

 

 

golem:

tanrıyı herkes sever…

bir de insanı sevmeyi deneyin!

-haleluya!

haz-tanrıçası, anne

şarkılar mırıldanırdı bize vltava nehri;

-yakışıklı erkekler sevin, güzel kızlar

terk etmesi kolay olsun !-

gözyaşlarımı silip…

çamurdan maskeler yaptım

kaderimi aradım…

suyunda yıkandım…

çıplaklığıma dokundu serin suları

ve şarkılar söyledi vltava nehri;

-kısmet payımıza düşendir

tanrının derin suların içine saçtığı

katre-i aşk dökmekten gözleri kör eden-

 

-haleluya!

evet, şarkılar mırıldanırdı vltava nehri…

ama kim anlatacak şimdi…

hazır olmadığımızı daha sevmeye

öykümü kim?

gözlerinize umutsuzca bakıp duruyorum;

-her şey de basit !-

yüzümde buruk bir tebessüm taşıyorum

la joconde’dan kalma…

düşlere kanıp, güzelliklere hizmet ediyorum

düş sanıyorsunuz…

sırlarını döküyorum aynaların

övmüyorlar artık güzelliğinizi

venedik loncasından katiller peşime düşsede

bunu çok çabuk yapıyorum…

aslında biliyorsunuz tüm numaralarımı

bu taşa dönüşmüş bedenin ardında

çarpan bir kalp olduğunu bildiğiniz kadar

pekala biliyorsunuz…

her şeyin üstüne düşündükten sonra başladığını

gerçek değildir elleriniz

sizin değildir ya da en azından

bir kez ayrıldıktan sonra

taammüden! her aşk bir cinayet!

ardından dökülen gözyaşlarına

ihtiyacımız var diye yaşandı

-haleluya!

 

 

afrodit:

güzelliğin yazgısıdır yalnızlık…

 kim anlatacak güzelliğimi, kim savaşacak, kim ölecek;

-yağız ve duyarlı-

avutmaz kalbimi akan kanları savaşçıların

şairlere de inanmam…

ihanet ederler sözcüklerle

yine de güzeldir söyledikleri

taşımaktan aciz, düşündüğümüzde

suların bildiği ve şarkıların övdüğü o zavallı ruhlarını

birbirimize benzeriz…

düşler ve güzellikler birbirine benzer

hiçbiri kalıcı değildir…

biraz bundan öfkeliyiz

bundan lanetli…

 

bir evin bodrum katında yaşıyorum şimdi

yüzümde siyah noktalar…

hamam böcekleri dolaşıyor bardakların arasında                                   

…güvercinler, serçeler;

-göğün tepesinden ve rüzgarın içinden getirip de güzelliği

 ölümsüz kılmamış mıydı sayısız kanat çırpışlarıyla-

…ama param yok, helena rubinstain, la enstitü de pons;

-nemlendirici ve tonik-

güzelliğin yazgısıdır yalnızlık

kirletilir çocukluğum…

çokça bir aşk söylemiyle

yine de şarkılar mırıldanır;

-ey sevgilim, ey sonsuz sevgilim diye-

vltava nehri…

 

 

golem:

tutku suçları tanrıdandır, bundan dolayı, hiç kimse mücrimleri suçlayamaz.

ne güzel, vltava nehri şarkılar söylüyor yine, düşler için

güzellikler için çalıyor arp'ını eros…

ama ezgisinde hüzün var

bende duyuyorum içimde yazgının acısını

konuşmak istiyorum…

anlatmak, ama dinlemiyorlar

yetiyor onlara sevgilileri…

küçücük bir aferin için yaşadım tüm çocukluğumu

öç almaktı

sevgi sözcükleri kendinden aşkın kılardı ya bir an insanları…

kendinde değildi erdemler, ama sözünü ediyordu kahramanlar

bir elma için ihanet ettim ben

karşılıksız duygularda yaşar     

en büyük hazlar…

her şey de basit… ey tek sevgilim!

yasak meyveye uzandığında ellerim

ellerimiz

göründü tüm ayıp yerlerimiz

zalimiz artık, zalim …hepimiz!

 

ben golem:

dokunsun istiyorum insanlar bedenime

vltava ana affetsin beni…

tanrılar daha güçlü dokunurlar bize;

-ama bu onların bileceği iş-

 

burada, yıkılırsa gökyüzünün de yıkılacağı

ışık ve gölgeyle dolu bu sinagogda

taştan bedenimin içinde çekerken cezamı

böyle ölürken bu kadar genç…

ne acı duymak vltava nehrinin şarkısını

böyle içten…

ne güzel!

 

                       

afrodit:

gerçek değilsiniz!

-aşıklar ve düşbazlar-

 gece, renk değiştiriyor

serseri bir düş gibi…

saklardı çirkinlikleri nehir-tanrıçası

sararmış fotoğrafta günışığından korkan

yazgısını gizlerdi, sandık odalarında

oymalı bir tabutun kapağını açıp;

-dantelalar, bebe yakaları, tüller içinde yatan bir vampir gibi-

savurup bir yakarışla çocukluğu

saklasın diye güzelliğimi gece

vltava nehri şarkılar mırıldanırdı

gönenmek için an be an, kemanlar çalıyordu

gecenin içinde;

-beyaz atlı prens su kenarında kurbağa-

gözlerinde keman sesleri vardı, sanki beni bekliyordu;

-reçineyle sıvazlanıyordu penisleri kemanların-

düştü denize köpükler saçarak, doğdu güzellik

ama kadınlar daha çabuk anlarlardı güzeli

küçük kız kardeşim;

-hazoyuncağı-

eolia lehçesinde şiirler yazar, el değmemiş ak bir gül;

-atardı kendini levkades uçurumundan-

zavallı tanrılar;

-sevme gücünden yoksun-

kutsanmış güzellikler;

-deli duyarlılık-

keman sesleri karışıyordu

dalgaların sesine…

sessiz kentin kuytu-karanlık köşelerinde

erkekler dokunuyorlardı fahişelere…

beklemeksizin yazgısını;

-beyaz atlı prens su kenarında kurbağa-

kayboluyordu azgın suların arasında;

-ma vlast! vltava, vltava nehri...

şarkılar mırıldanıyordu, dalgaları aşıp

el değmemiş düşlere dokunuyordu

gece boyu

arşe!

 

 

golem:

geceydi , bukalemunlar renk değiştirdi gözlerinde

gözlerinde keman sesleri vardı afrodit’in

gözlerinin içinde gecenin binlerce erkeği; yaylılar!

-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler-

uzun bacaklarının arasında kıvranan bir çello ile seviştiler!

 

sanırım dokundu…

bir heykelin başka bir heykelle sevişmesini düşledim

çanları çaldım charles köprüsüne karşı

çoğu kez küçücük bir öpücük

esirgendi benden, tüm güzellikler…

bu dünyaya ait değildi ömrü, dokundu

inancımı kazandım; aşk mıydı? yoksa

melekü'l-mevt’in dokunuşu, ölüm mü?

dokundu knidoslu afrodit golem’e

kolları olmayan bir heykelle seviştim

 

heyhey!

filler de dans eder kelebekler gibi;

-esmeralda  notrdedam'ın kamburuna aşık oldu- 

zamansız çanları çaldı notr dame'nın çirkin zangoçu

 

heyhey!

-acuzeler, ucubeler, gül yabaniler-

kutsayın düşleri; dokundu…

tüm güzelliklerin tanrıçası

golem'e

öyle saf, gecenin bütün erkekleriyle sevişmekten geliyordu

-dokundu!-    

                                  

sanırım …dokundu;

-gözlerinde keman seslerini duymak acı veriyor olsa da bana-

gözleri yoktu ama, dokundu;

-ege'nin kargaları! dilleri çatallı şeytanlar, gecenin bukalemunları-

dokundu;

dokunduğu yerde insan oldum

dokunduğum an yitirdim aşkı.

 

 

afrodit:

gün doğumuydu, ağlıyordum, kasıklarımdaki acıdan değil

kırılmış gururum ve incinmiş kalbimdi sızlayan!

 "tecavüze uğrayan kadınlar da haz alır bazen ?!"

öyle düşünüyordu, gecenin içinde bazı erkek tanrılar;

-yargıç hafifletici unsur saydı güzelliğimi-

gülümseyerek kayboldu gecenin içinde mücrimler…

 

iğreniyorum kendimden, öyle çabuk sarhoş oluyorum;

-birkaç güzel sözcük ve bir- iki kadeh mey'den-

dokunuyorlar sonra gece boyunca

el değmemiş bir gül'ün aklığına…

 

sevgili prens'im;

bilmez misiniz, dokunulmazdır güzellikler

düşler gibi…

 

yapraklarını dökünüyor gül

akıyor bacaklarımın arasından kan…

 

ağlıyorum;

-çifte kilit altında tutuyorlar hep küçük kızı

uçuruma sürükleyen aşk oyunlarını arar diye

yakınır durur anne babası-

suçlu buluyorlar ak ruhumu

kıskanıyorlar

 

kasıklarından kan fışkırıyor spermle karışık adonis'in

ak gülüm kırmızıya dönüşüyor…

manise laleleri fışkırıyor

düştüğü her yerininden toprağın

 

kendimi ayyaşlara vereceğim artık!

sokaklarda uyuyan dilencilere…

acuzelere vereceğim güzel bedenimi, ucubelere;

-hatta şu taş heykele!-

camdan gözlerinde güzelliğimi görüyorum çünkü;

-akhilles'i, hector'u , paris'i-

kaslı bedenleriyle, uzun saçlı güzel yüzleriyle kahraman erkekleri

liriyle şarkılar söylüyor linos, tanrılar katına çıkarıyor beni

zeki ve ölçülü apollon

benim yüzümden

öldürüyor oğlunu

 

 

ozan:

sevgili tanrıdır!

inançsız.

yeterince hazır olmadığımı,

bir mürit olmaya…

ve ibriğini taşımaya… bir bilge hiç!

dağ başında ateş yakıp, su ısıttığım

ayaklarını yıkamak için sevgilinin

ya da bir o kadar…

herkesin sandığı kadar kötü

 

tanrı dayanaktır;

-ölümde bir felaket-

inanırlardı buna öyle tanrılar

yoksa, onlar da ölümlü olurlardı

 

yazgımı sezinliyorum

adımı arıyorum, artık çevrimleri;

-zamanın tek efendi olduğunu

 sevdiğinden gayrı her şeyin efendisi-

 

yani ben… aşkı arıyorum

ya da bir o kadar kötü;

-herkesin sandığı-

yani, bir düş halini…

 

artık biliyorum:

güzellik lekesizdir 

düşler de çaresiz…

 

afrodit:

eldeğmemiş ak bir gülüm ben

biri göksel…

diğeri orta malı

bu yokuş nereye gider...

kadınlar içindeki fahişeye gider

sevgiliyim, eşim, anayım

memelerim isyan eder…

memelerim...

memelerim kahramandır sonra

kan damlar, sütüm bir  yetime can katar, aşığa haz

yak geceyi seviş delice

sus ve sakla bu gizi içinde

kadınım ben… bilirim

en çok karşılıksız düşler öder güzelliğin bedelini

  

golem:

yitirdim…

 

 

afrodit:

 …yitirdim

 

 

afrodit ve golem

seni elde ettiğim yerde yitirdim aşkı

bilmiyordum;

-öğrendim!-

sende aşkı, aşkta saklı inancı

yitirdim o gece, benliğimi

buldum ve bildim:

hiçbir zaman çok şey yoktur

bir şeyin düş’üdür çok olan!

 

 

ozan:

söz yılan

suskunluk düştür

sözün sokup öldürdüğü

aşk yalan

rum-i, şem-ü pervanedir

aşkın küle döndürdüğü

sırrı bilmek

düş’le sarınıp

suskunluğa ulaşmakla mümkün

cüz kelam

aşk ki her dem ıstıraptır

düş’ün söze dönüştüğü


elveda amelia