dördüncü ağıt; lanetlenmiş afrodit ve golem
- Görüntüleme: 60
ozan:
lanetliydi güzellikler…
tarihte tüm güzel kadınların
ayak bilekleri ince olurmuş
ayaklarının ikinci parmakları uzun
uzundu, ak boynu… yuvarlaktı;
-antik çağlı-
dalgaların köpüğünden gelmişti;
-ege'den-
zeytinin ve defnenin yurdundan;
-kayıp uygarlıklardan-
yüzünde küçücük bir nazar;
-kemerli burnu-
mavi, yeşil… alaşımlı gözleri;
-deniz, tarifi yok yalnızca benzersiz-
lepiska saçları taradıkça uzuyordu
uzuyor, tanrım uzuyordu;
-uzuyordu tarifsiz bacakları-
denize koşuyordu ege'de tüm tepeler;
-makiler kaplı-
golem:
lanetliydi düşler…
dokunmak güzelliklere ve kanmak düşlere yasaklanmıştı
tanrının onaylayacağı işleri yapmak için yaratılmıştım
vltava nehrinin çamurundan…
varoşlarında geziyorlardı kentin;
-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler-
burnumdan üfledi yaratıcı
biçimsiz bir kil-balçık kütlesine…
canlandım ve üstüne yürüdüm düşmanın
çarşamba ve perşembe tüm gün süren bir kıyımdı aşk
unutulmakla, cuma öğleden sonra biten…
sonra… tüm dengesizlikleri kışkırttım
içimde büyüyen örümcek kılıklı meczup'un
gittikçe büyüyen ağlar kapladı ağzını hira'nın
ve nefesim gözlerini dağladı tüm güzellerin...
çağrımı…
bedenimdeki korkunç yaraların acısını
ulaştıramazdım artık
tanrının yarattığı ağlar görünmez kılmıştı beni…
gözlerime bakan hamile kadınlar düşürürdü çocuklarını
dokunan ölürdü, ilençsiz bir ahu'yla…
konuşmak da bahşedilmemişti bana
yani anlaşılmak…
her söyleneni anlardım ama
söylenmeyenleri de anlamak;
-maznun-
yaratıcımın bile
anlamadığı;
-yazgım-
kalbim meleklerin yaptığı
eski sinagogda yatar hala;
-yaratıcımın bir gün benden aldığı-
bir heykelde…
cezalandırılmış bu zavallı bedenim
binlerce ölü ruh taşır
bunlar suçluluğum…
benim aşırılıklarım…
tanrılar bilmiyorlar;
-acuzeler, ucubeler, gül yabaniler-
kalplerinde hiç büyümeyen bir çocuk taşırlar
kalbim
yaşıyor... bu korkunç bedenin içinde
tanrıların taşa çevirdiği
ve sizin yardım ettiğiniz
ozan:
sanırım tanrıyı arıyorduk…
güzelliğinin ayrımındaydı
yürüyüşünde bir zarafet var dedikleri gibi, içi boş
boş ama güvenle…
yürüyüşünde bir zarafet vardı
ilk başlardaki suskunluğu da bundandı belki
tanrısal bir suskunluk var gözlerinde desinler diye
uzak… uzak ama tedirgin
tanrısal bir suskunluk vardı gözlerinde
buna inanmak mümkün değildi
inanmaya ihtiyacımız vardı yalnızca
onun tanrıların katında olmaya ihtiyacı olduğu gibi
güzelliğin ve düşlerin her zaman ihtiyacı vardı
tanrısal olana…
çünkü onlar kendilerine inanıldıkça yaşayabilirler
nasıl nergisler
kendi akislerine vurgun, su kenarlarında yaşarlarsa
ilk gençliğin inançlılığı da bundandı belki
düşlerin güzelleştirdiği altın çağ!
seni arıyoruz;
bir zavallılığı...
sevgisiz, soluyor ruhumuz fanusunda
saklı portresinde dorian gray
ölüyor…
golem:
tanrıyı herkes sever…
bir de insanı sevmeyi deneyin!
-haleluya!
haz-tanrıçası, anne
şarkılar mırıldanırdı bize vltava nehri;
-yakışıklı erkekler sevin, güzel kızlar
terk etmesi kolay olsun !-
gözyaşlarımı silip…
çamurdan maskeler yaptım
kaderimi aradım…
suyunda yıkandım…
çıplaklığıma dokundu serin suları
ve şarkılar söyledi vltava nehri;
-kısmet payımıza düşendir
tanrının derin suların içine saçtığı
katre-i aşk dökmekten gözleri kör eden-
-haleluya!
evet, şarkılar mırıldanırdı vltava nehri…
ama kim anlatacak şimdi…
hazır olmadığımızı daha sevmeye
öykümü kim?
gözlerinize umutsuzca bakıp duruyorum;
-her şey de basit !-
yüzümde buruk bir tebessüm taşıyorum
la joconde’dan kalma…
düşlere kanıp, güzelliklere hizmet ediyorum
düş sanıyorsunuz…
sırlarını döküyorum aynaların
övmüyorlar artık güzelliğinizi
venedik loncasından katiller peşime düşsede
bunu çok çabuk yapıyorum…
aslında biliyorsunuz tüm numaralarımı
bu taşa dönüşmüş bedenin ardında
çarpan bir kalp olduğunu bildiğiniz kadar
pekala biliyorsunuz…
her şeyin üstüne düşündükten sonra başladığını
gerçek değildir elleriniz
sizin değildir ya da en azından
bir kez ayrıldıktan sonra
taammüden! her aşk bir cinayet!
ardından dökülen gözyaşlarına
ihtiyacımız var diye yaşandı
-haleluya!
afrodit:
güzelliğin yazgısıdır yalnızlık…
kim anlatacak güzelliğimi, kim savaşacak, kim ölecek;
-yağız ve duyarlı-
avutmaz kalbimi akan kanları savaşçıların
şairlere de inanmam…
ihanet ederler sözcüklerle
yine de güzeldir söyledikleri
taşımaktan aciz, düşündüğümüzde
suların bildiği ve şarkıların övdüğü o zavallı ruhlarını
birbirimize benzeriz…
düşler ve güzellikler birbirine benzer
hiçbiri kalıcı değildir…
biraz bundan öfkeliyiz
bundan lanetli…
bir evin bodrum katında yaşıyorum şimdi
yüzümde siyah noktalar…
hamam böcekleri dolaşıyor bardakların arasında
…güvercinler, serçeler;
-göğün tepesinden ve rüzgarın içinden getirip de güzelliği
ölümsüz kılmamış mıydı sayısız kanat çırpışlarıyla-
…ama param yok, helena rubinstain, la enstitü de pons;
-nemlendirici ve tonik-
güzelliğin yazgısıdır yalnızlık
kirletilir çocukluğum…
çokça bir aşk söylemiyle
yine de şarkılar mırıldanır;
-ey sevgilim, ey sonsuz sevgilim diye-
vltava nehri…
golem:
tutku suçları tanrıdandır, bundan dolayı, hiç kimse mücrimleri suçlayamaz.
ne güzel, vltava nehri şarkılar söylüyor yine, düşler için
güzellikler için çalıyor arp'ını eros…
ama ezgisinde hüzün var
bende duyuyorum içimde yazgının acısını
konuşmak istiyorum…
anlatmak, ama dinlemiyorlar
yetiyor onlara sevgilileri…
küçücük bir aferin için yaşadım tüm çocukluğumu
öç almaktı
sevgi sözcükleri kendinden aşkın kılardı ya bir an insanları…
kendinde değildi erdemler, ama sözünü ediyordu kahramanlar
bir elma için ihanet ettim ben
karşılıksız duygularda yaşar
en büyük hazlar…
her şey de basit… ey tek sevgilim!
yasak meyveye uzandığında ellerim
ellerimiz
göründü tüm ayıp yerlerimiz
zalimiz artık, zalim …hepimiz!
ben golem:
dokunsun istiyorum insanlar bedenime
vltava ana affetsin beni…
tanrılar daha güçlü dokunurlar bize;
-ama bu onların bileceği iş-
burada, yıkılırsa gökyüzünün de yıkılacağı
ışık ve gölgeyle dolu bu sinagogda
taştan bedenimin içinde çekerken cezamı
böyle ölürken bu kadar genç…
ne acı duymak vltava nehrinin şarkısını
böyle içten…
ne güzel!
afrodit:
gerçek değilsiniz!
-aşıklar ve düşbazlar-
gece, renk değiştiriyor
serseri bir düş gibi…
saklardı çirkinlikleri nehir-tanrıçası
sararmış fotoğrafta günışığından korkan
yazgısını gizlerdi, sandık odalarında
oymalı bir tabutun kapağını açıp;
-dantelalar, bebe yakaları, tüller içinde yatan bir vampir gibi-
savurup bir yakarışla çocukluğu
saklasın diye güzelliğimi gece
vltava nehri şarkılar mırıldanırdı
gönenmek için an be an, kemanlar çalıyordu
gecenin içinde;
-beyaz atlı prens su kenarında kurbağa-
gözlerinde keman sesleri vardı, sanki beni bekliyordu;
-reçineyle sıvazlanıyordu penisleri kemanların-
düştü denize köpükler saçarak, doğdu güzellik
ama kadınlar daha çabuk anlarlardı güzeli
küçük kız kardeşim;
-hazoyuncağı-
eolia lehçesinde şiirler yazar, el değmemiş ak bir gül;
-atardı kendini levkades uçurumundan-
zavallı tanrılar;
-sevme gücünden yoksun-
kutsanmış güzellikler;
-deli duyarlılık-
keman sesleri karışıyordu
dalgaların sesine…
sessiz kentin kuytu-karanlık köşelerinde
erkekler dokunuyorlardı fahişelere…
beklemeksizin yazgısını;
-beyaz atlı prens su kenarında kurbağa-
kayboluyordu azgın suların arasında;
-ma vlast! vltava, vltava nehri...
şarkılar mırıldanıyordu, dalgaları aşıp
el değmemiş düşlere dokunuyordu
gece boyu
arşe!
golem:
geceydi , bukalemunlar renk değiştirdi gözlerinde
gözlerinde keman sesleri vardı afrodit’in
gözlerinin içinde gecenin binlerce erkeği; yaylılar!
-çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler-
uzun bacaklarının arasında kıvranan bir çello ile seviştiler!
sanırım dokundu…
bir heykelin başka bir heykelle sevişmesini düşledim
çanları çaldım charles köprüsüne karşı
çoğu kez küçücük bir öpücük
esirgendi benden, tüm güzellikler…
bu dünyaya ait değildi ömrü, dokundu
inancımı kazandım; aşk mıydı? yoksa
melekü'l-mevt’in dokunuşu, ölüm mü?
dokundu knidoslu afrodit golem’e
kolları olmayan bir heykelle seviştim
heyhey!
filler de dans eder kelebekler gibi;
-esmeralda notrdedam'ın kamburuna aşık oldu-
zamansız çanları çaldı notr dame'nın çirkin zangoçu
heyhey!
-acuzeler, ucubeler, gül yabaniler-
kutsayın düşleri; dokundu…
tüm güzelliklerin tanrıçası
golem'e
öyle saf, gecenin bütün erkekleriyle sevişmekten geliyordu
-dokundu!-
sanırım …dokundu;
-gözlerinde keman seslerini duymak acı veriyor olsa da bana-
gözleri yoktu ama, dokundu;
-ege'nin kargaları! dilleri çatallı şeytanlar, gecenin bukalemunları-
dokundu;
dokunduğu yerde insan oldum
dokunduğum an yitirdim aşkı.
afrodit:
gün doğumuydu, ağlıyordum, kasıklarımdaki acıdan değil
kırılmış gururum ve incinmiş kalbimdi sızlayan!
"tecavüze uğrayan kadınlar da haz alır bazen ?!"
öyle düşünüyordu, gecenin içinde bazı erkek tanrılar;
-yargıç hafifletici unsur saydı güzelliğimi-
gülümseyerek kayboldu gecenin içinde mücrimler…
iğreniyorum kendimden, öyle çabuk sarhoş oluyorum;
-birkaç güzel sözcük ve bir- iki kadeh mey'den-
dokunuyorlar sonra gece boyunca
el değmemiş bir gül'ün aklığına…
sevgili prens'im;
bilmez misiniz, dokunulmazdır güzellikler
düşler gibi…
yapraklarını dökünüyor gül
akıyor bacaklarımın arasından kan…
ağlıyorum;
-çifte kilit altında tutuyorlar hep küçük kızı
uçuruma sürükleyen aşk oyunlarını arar diye
yakınır durur anne babası-
suçlu buluyorlar ak ruhumu
kıskanıyorlar
kasıklarından kan fışkırıyor spermle karışık adonis'in
ak gülüm kırmızıya dönüşüyor…
manise laleleri fışkırıyor
düştüğü her yerininden toprağın
kendimi ayyaşlara vereceğim artık!
sokaklarda uyuyan dilencilere…
acuzelere vereceğim güzel bedenimi, ucubelere;
-hatta şu taş heykele!-
camdan gözlerinde güzelliğimi görüyorum çünkü;
-akhilles'i, hector'u , paris'i-
kaslı bedenleriyle, uzun saçlı güzel yüzleriyle kahraman erkekleri
liriyle şarkılar söylüyor linos, tanrılar katına çıkarıyor beni
zeki ve ölçülü apollon
benim yüzümden
öldürüyor oğlunu
ozan:
sevgili tanrıdır!
inançsız.
yeterince hazır olmadığımı,
bir mürit olmaya…
ve ibriğini taşımaya… bir bilge hiç!
dağ başında ateş yakıp, su ısıttığım
ayaklarını yıkamak için sevgilinin
ya da bir o kadar…
herkesin sandığı kadar kötü
tanrı dayanaktır;
-ölümde bir felaket-
inanırlardı buna öyle tanrılar
yoksa, onlar da ölümlü olurlardı
yazgımı sezinliyorum
adımı arıyorum, artık çevrimleri;
-zamanın tek efendi olduğunu
sevdiğinden gayrı her şeyin efendisi-
yani ben… aşkı arıyorum
ya da bir o kadar kötü;
-herkesin sandığı-
yani, bir düş halini…
artık biliyorum:
güzellik lekesizdir
düşler de çaresiz…
afrodit:
eldeğmemiş ak bir gülüm ben
biri göksel…
diğeri orta malı
bu yokuş nereye gider...
kadınlar içindeki fahişeye gider
sevgiliyim, eşim, anayım
memelerim isyan eder…
memelerim...
memelerim kahramandır sonra
kan damlar, sütüm bir yetime can katar, aşığa haz
yak geceyi seviş delice
sus ve sakla bu gizi içinde
kadınım ben… bilirim
en çok karşılıksız düşler öder güzelliğin bedelini
golem:
yitirdim…
afrodit:
…yitirdim
afrodit ve golem
seni elde ettiğim yerde yitirdim aşkı
bilmiyordum;
-öğrendim!-
sende aşkı, aşkta saklı inancı
yitirdim o gece, benliğimi
buldum ve bildim:
hiçbir zaman çok şey yoktur
bir şeyin düş’üdür çok olan!
ozan:
söz yılan
suskunluk düştür
sözün sokup öldürdüğü
aşk yalan
rum-i, şem-ü pervanedir
aşkın küle döndürdüğü
sırrı bilmek
düş’le sarınıp
suskunluğa ulaşmakla mümkün
cüz kelam
aşk ki her dem ıstıraptır
düş’ün söze dönüştüğü