Ahmet Müfid Okbay

gel -git

 

gel-git'in öyküsü

(bir bedenden bir başka bedene geçişin...)

“gün göründü, giy paltonu

 gün göründü; gir kabuğunun içine sıkıca

 gün göründü, giy ruhunu...

              bu gece hiçbir şeyde yaşayıp

                  her şeyde öldüğünü gördün rüyanda

                  cesedinin içine girdi bütün dünya" 

 

ı.

turnalar geçti üzerimden.

gözlerin göç vaktiydi, ve sıradan bir şeydi çocukluğumda akasyaları yemek.

birbirinin dilini bilmeyen aşıklar geçti; zamansız

karşılaşmaların mezarlığından.

sürekliliğinden bir ben

geçtim, bir savaş alanından arda kalan yıkıntıların

korkuyordum.

bir şarkı mırıldanıyordum, korkumu yenmek için, nasıl denir...

bir şarkı, kandırılmış bir şarkı…

ve her geçen gün bir boş inanca daha çok inanıyordum;

sanırım ilk yitirdiğimiz gözlerimizdeki ışıltılardı ve habersizce üzerimizden geçen turnalar bu gerçeği çok zaman önce biliyorlardı. tam o an mı kırılmıştı ayna; kaçışan suretler ve mezar taşlarından silinen arapça sureler vardı

yüz sürdüm cinnetin kefenine, kapadım yüreğimi hazların dalgalarına, çilekeş haneme kapandım, üç otuz tesbih çektim, üç otuz aç kaldım ve turnalar geçti üzerimden.

-iste allahın cezası! tam istediğin

zehirlenmiş bir köpek gibi kıvranmak

titrek ayışığı altında. 

 

ıı.

yüreğimin üstündeki küfü kazıdım

alelacele, bir oymacının sabrı bende ne gezer!

sakardım.

bir kaval bile oyamayacak  kadar beceriksiz. yaktığım tütsülere de korkutmuyordu artık, mezarlarından kalkan ölü ruhları.

yüreğimden akan kan mı bulaşmıştı, yoksa günnük otlarının yararsız dumanının bıraktığı is miydi boynumdaki yafta, bilmiyordum ya; imlenmiştim.

çamurdan yaratılan o'ydu

yazıyordu geyik derisinden yaftada.

çamurdan yaratılan bendim; rastlanmayacaktı fosilimin

arasında, o eğri kaburga kemiğine.

belliydim.

belkiydim.

iki uyku arasında uydurulan bir yalandı seciyem.

arınmak için soyunduğumda, tecavüzlerle doluydu yarıgece. çıplak, toprak vazodaki güllere dokundum sessizce;

tek bir yaprak bile düşmedi.

güller kendi halinde ölüyorlardı. 

 

 

ııı.

koyaklıkta bir yengeç mi ömrüm; çekilmiş kabuğuna, bir midye gibi yapışıp kayalıkların sinsi karanlığında, gökyüzüne bakıp, kayan bir yıldız mı bekliyor?

sen; cins atlar ülkesi'nin tüften, tüfitten, fırtınalı geçmişimin yonttuğu düş parçacıklarını görüntülemekten henüz gelmişsin.

geceye kadar sürmüyor gelişin.

bez bağlıyorum ağaca, para atıyorum dilek havuzuna;

gökyüzüne attığım para düşmüyor yere.

bir ses duyuyorum, hala yanımdasın, ama ne diyorsun?

koyaklıkta bir yengeç mi ömrüm; derin, daha derin sularında yalnızlığın, küçük balıklar kıpırdanıyor ve yakamoza mı dönüşüyor dalgaların gizlenişinde?

bak görüyor musun? gün yüzlü kızı gecenin; ağlarını serpiyor balıkçılar, bak… sürerek izini balık sırtındaki ışıltıların...

ve sanırım sen, ayın karanlık yüzünde bir yıldız yağmuru bekliyorsun.

korkuyorum, anlıyor musun, korkuyor ve

bir şarkı mırıldanıyorum, yenmek için korkumu…

nasıl denir, bir şarkı, kandırılmış…

aya kanmış bir şarkı.

koyaklıkta bir yengeç ömrüm; ayın hareketlerini izliyor sabırla, çıkıyor kabuğundan, düşüyor yakamozun izine, evet, evet kim bilir, belki de düşüyor balıkçıların eline; düşüyor, düşüyor... korka korka peşine düşüyor korkusunun ve her geçen gün ayın hareketlerinden daha çok etkileniyor. 

-sular yükseliyor ! 

 

öyle ansız yüzün çizgilerinin değişmesi; hiç düşünülmeden söylenen evetlerden kuşkuya doğru akan bir akıntının ulaştığı mırıldanmalar; gözlerdeki ışıltının tekrar belirmesi sanki, usulca bir cesedin yüzeye vurması; iç çekişler.

gebe ay;

dudaklarının arasında alışık olmadığın soğukluğu küpenin;

ateşten demire geçiş ya da.

zaman daralıyor; üç saat sonra sular çekilecek, biri işten

gelecek üç saat sonra, biri telefon edecek, biri gidecek

dokunduğunun ayrımına vardığın an derinliğini yitiriyor öpüşler; ilk fırsatta diğerine farkettirmeden saatine bakma

isteği; tik takları ölen tutkunun.

-şu köşe aşk köşesi, bu köşe suç köşesi-

dalgalar, dalgalar, dalgalar

-bir bedenden bir başka bedene... 

dalgalar, dalgalar, dalgalar

                                                          

               gel-

 

ıv.

kıyısındasın yalanın; tutkular mı?

cansız.

açılmak uzaklara

                             üçüncü yakaya gitmek!

suda aksini yitiren kız -gözleri gözlerinde- unutuyor parolayı. sen çekiyorsun fünyesini el bombasının,

o da tam bunu istiyor, kapıyor gözlerini

kıyısında yalanın

açıyor sonra gözlerini

sen, elini temkinle pime koymuş duruyorsun bombayla eski yerinde

kıyısında yalanın

uzak ufuklar gözleri kadının

korkuyor; öpücüklerle, dokunuşlarla telaş içinde sudaki aksini arıyor

(o küçük kızın saflığını arıyor)

"yitirmiş", "yitirmiş", "yitirmiş"

ayın tutsağı kadın, her soru iminde asıyor seni

ve sende inancını aşkın 

-karşıda bir kıyı var!

"ayrımı var mi bu yakadan?"

"ayrımı var mı..."

"ayrımı, eskimiş aşklarımızdan"

geçmek karşıya?

gitmek, gitmek, yalnızca gitmek var... yani gitmek

(geçebilecek miyiz karşı yakaya?)

kıyısında yalanın

gözleri umut, gözleri yitik aşk, gözleri küçükken kandığı bir masal...

açılmak uzaklara

üçüncü yakaya gitmek!

(ve bir de yalan; ihanet!)

şehvetten hüzne geçiş;

                                     -suların en yükseldiği nokta-

kıyısındayız artık yalanın

aynı anda bu kadar çok insanla hiç yatmadım! 

 

v.

aterinalar çok zaman önce öldü. küçük çocukların balık tutma ümidi ve geceyi aydınlatan yakamoz da yok artık.

aşka inancımı çoktan yitirmiştim ve trajik durumları şiirin, fırtınadan önceki sessizlik elbet yine vardı.

ben çilekeşhanemde düşlere tutsaktım ve ayın durumlarından şiddetle etkileniyordum.

akşam olmuştu, gökyüzünden bir yıldız kaydı, görmedim; ve hiçbir kimse de dilek tutmadı.

her şey olması gerektiği gibiydi.

(bos, bomboş sanki ruhum.)

boşluk.

gözleri delip geçiyor bedenimi

büyük bir boşluğu büyütüyor

her bir şeyle aramızda

boşluk

öyle çok duyum bende bu duyguya yol açıyor ki belki de duyumsadıklarımı en iyi bu sözcük tanımlayabilir; dört yanı duvarlarla çevrili bir uçurum, aysız ve yıldızsız gökkürenin karanlık devinimi sonra, ya da sonu nerede sonlandığı bilinmez bir yolun kayıp akıyor olması altından. ezeli ve ebedi sonsuzluğun ortasında, zaman: sarkacın ardışık ve biteviye salınımı; "hafif meyilde su durgunluğu", akıyor bir sonsuzdan, anılardan kaçan görüntülerin tozuyla bulanmış, düşkırıklıkları ile kirlenmiş, akıyor, korkuların ve acıların ateşinde kavrulmuş o boş bakışın aksini, ölü-sarı yapraklar gibi taşıyarak üstünde, akıyor bir başka sonsuza.

(ay bulutun ardında görünmez oldu.)

"bildiğim, bir yolun var olduğu" 

-sular çekiliyor!

                              biliyordun yüzün tanıdık biçimleri;

düşük yapan ay;

                              kuşkunun kazandığı yer

şarkılara, ağır ağır bir buhurdanlıktan karışan günnük kokusu, zirveden inişin, alışkanlıkla, pişmanlığa an kala, kalana övgü ya da ölü tutkular tiradı: uzaklığını duyumsuyorsun, dişileştiğin, çıkrığın mırıltısı kulaklarında , deniz kestaneleri kumsala vuruyor; yavaşça kalkma isteği

(ya biz?).

annenin kucağı, alıştığın kıvrımlar; "benzeşimin iblisi":

                               oyunlar, oyunlar, oyunlar..

sen unutmak istersin, dilin unutmaz, sen unutmak istersin, tenin unutmaz, sen unutmak istersin... az sonra sevişeceksin; az sonra:

(sende bir şey var bu gece)

çok sevilen bir şey olmalı ki,

ihanet denilen eylem var olabilsin. 

sarkacın ardışık ve biteviye salınımı; zaman, sonsuza

kelepçeleniyor; gezegenlerin birbiriyle uyumlu ve birbirinden gizemli döngüsüne,

"kopernik'in araplardan aldığı usturlaba "kelepçeleniyor belki zaman; sen suların üç saat sonra yükseleceği düşünü görüyorsun, bir mucize belirecek üç saat sonra, biri hiç neden yokken el bombasının piminden çekecek elini, biri gelecek sularla

...üşüyorsun,

daha sıkı sarıldıkça uzaklaşıyorsun sanki aşktan:

"o o o o şu şekispiyerimsi cümbüş"

"o o oo…”

"o o oo.”

isteksizleşiyor ellerin, ayrımındasın her şeyin, sormuyor gülümsüyor artık; faydası yok saate bakmanın; akrep ve yelkovanın arasında ayın tüm halleri, yaşamın ya da.

(gitmeyeceksin değil mi?)

koyaklıkta tüm yengeçler ölüdür artık

ve bir pervanedir ay.

(dünyanın bir başka köşesinde, çocuğunun;

ay nereye gitti baba" sorusunu;

"ay tutulması var bu gece"

"ay..

"ayyyyy...

diye yanıtlıyor bir baba)

-şu köşe mezarlardır, ölü aşkların şarkılarla şenlendirdiği

-bu köşe düşkırıklıklarıdır, görkemli bir uygarlığı çağrıştırır kalıntılarıyla

her şeyi bırakıp gitmek...

bir keşiş gibi gün doğmadan çıkmak dağa, çalışmak gün boyu, sabırla ve hınç dolu...

uzaklara... dalgalarla, dalgalarla

uzaklara... uzaklaşan dalgalarla 

          -git

 

vı.

belki de yalnızca gel - git'in öyküsü bu.

sular çoktan çekildi. ellerimle koymuştum, unuttum;

kulaklarındaki bir çift kirazı tatmayı.

artık kirazların da zamanı geçmişti.

göç.

çadırımı kurdum yüz yedi katlı bir binanın tepesine.

kaldım.

yuvalarına geri döndü turnalar

oysa bilmez gibisin

ölü döner her göçten

somon erkekleri denize.

bu şarkı nihaventtir

örtün, üşürsün

sana dönük görünse de ay. 


sanki aşk