Ahmet Müfid Okbay

dördüncü, boş sandalye …vakitler

 

                                                                            tüm  çatılar ıslak

 pamuksu bir dokunuşla dumanaltı sokaklar

 diller birbirlerinin üzerinde

geceyi tartışıyor*

                                                             frank o’hara

yağmur sonrası bir güz sabahı

üç kişi oturduk soframıza

dördüncü bir sandalye daha taşıdık balkona

uzaklara, dorukları hâlâ karlı dağlara baktık

—birbirimize gülümsedik—

belki sen derin bir uykudaydın o an

—saat farkı vardı aramızda—

ben. ben ki o an. zaman… zaman

zaman ki içinde, küçük bir kız saklı

gülümsemesini adında taşıyan

                         bir kadın anımsadım

bazılarını kan tutar, onu aşk…

masamızdaki dördüncü sandalye olup

                        gitti uzaklara

şimdi

omuzbaşımda

o genç  kız, uzak maviliklere bakıyor

—anlamsız—

kim bilebilir ki…

yolların nereye vardığını

kim ama kim?

—sen ki kırık aşklardan artakalan

             akt-i ahir kadar bakir ve yalan

kum taneleri kaçmış gözlerinden

                           geçip giderken zaman—

kim... ama kim?

yolların nerede çatallandığını

kim bilebilir ki…

yollar vardır insanları ayırır

yollar vardır birleştirir

git!

 

şimdi

siyah beyaz eski bir fotoğrafta

—bir anı olsun diye geride bırakılan—

o uslanmaz yeni yetme gözleri

—camdaki gölgesi—

uzaklarda yitip bana

eşlik ediyor...

uzayıp gidiyor yol

uzun güz geceleri şark’ta

bitmiyor…

—saç telleri

duvardan sökülmüş bir sıva parçasında—

bir kokunun hatırlanışı kadar

tekrar ve tekrar dokunarak

gece ve şarabıma

gelip geçen bir şerit gibi

uzaklaşıyor

benden.

git.

 

yolun açık olsun

—sanırım… sen!

dönmek için yola çıkanlardansın.

şimdi

bir istanbul sahil kahvesinde

çengelköy mü? yeniköy mü?

bilmem.

simitlerimizi almış, yağmur sonrası bir güz sabahı

—asi, gökçe ve ben—

oturup bakarken uzak maviliklerine boğaz’ın

gözlüklü garson

dördüncü bir sandalye getirecek masamıza

simit kırıntıları bırakacağız o boş sandalyeye

ürkek bir serçe konuğumuz olacak

senin belki gözlerin buğulanacak

                               central park’ta bir bankta

—küçük bir toz parçası kaçtığı için gözlerine—

o masada olacaksın…

(üstü çizildi)

ben

o an

gülümsemesini adında taşıyan

                        bir kadın anımsayacağım

bazılarını kan tutar, onu aşk…

uzaklarda, mavi-yeşil gözlerinde,

uzaklara bakacağım

iki kadın hakkında bir şiir

                        ya da bir kadına dair iki şiir yazacağım.

sonra, o an

gülümsemesini adında taşıyan bir kadın ya da

bentlenemez asi bir ırmağın

                      sırtında kaybolacağım

ve kim bilir…

—yağmur sonrası—

o şark gecesi sorduğun bilmecenin

yanıtını hiç

ama hiç sana

sormayacağım

gamine!**

*serbest çeviri- gökçe ve ahmet müfid

** gamine, erkeklik ve dişilik sentezini travestilik şablonuna bulaşmadan, görünmezlik zırhı içerisinde yerine getirir. olağan kadınlara/kızlara kıyasla erkeklerle daha 'dostane' ilişki kurabilir, hanımkızlıktan kaçar ama masumiyet kurallarını çiğnemez, erkelerin tipolojilerini belirleyen bileşenlerle daha fazla içli dışlıdır, erkeksi kıyafetler giyebilir, maç seyredebilir, erkekler gibi davranıp, şakalaşabilir ... ancak kadınsı çekiciliği de rafa kaldırmaz. bir erkeğin seksüel yakınlaşmasına bazen utangaçça bazen de erkek çocuğu afacanlığında karşılık verir; tüm 'duymazdan gelmeye' rağmen gamine, erkeğin seksüel çekincelerini anlar, anaç bir şefkat gösterir. gamine'lerin hemen hepsi minyon tiplidir ve fransızlara benzerler;

 

 


sabırsız eyyüb