yeniden başlamak mümkündür hayata
- Görüntüleme: 79
“eylül’de yenilene...”
sular taşıyıp götürürler mi
çürüyen acının ateşlerini?
federico garcia lorca
kimi zaman insan habersizce dokunur yazgısına
suların çekilme vaktidir, ay büyür, duygular kanar
her zaman, en büyük aşklar yolculuklarla başlar.
bir yalnız eylül günüydü.
zar attım, kan tuttu… soldu gülüm
aralık kapının ardında
yollara düştüm…
dünya kutsarken inançsızlığı aşka
her şeyi var edebilen ve suskun
bir yağmur yağıyordu
bilinmezliğin elleriydi yağmur.
eylül’dü.
hayatı kağıttan uçak yapıp
yaktım ucunu…
sevgiliye mektup gönderir gibi yaktım
ve kuzey rüzgarının insafına bıraktım.
belki hâlâ düşen bir yaprak gibi havada
iki gülümseyiş arasında asılı kalan
bir sevdaydı yaşadığımız…
benim yorgun
senin gamzesinde düş gören, ay kadar yalnız
aşka adanmış yeni bir hayat umuyorduk
soğuyan yaşlı dünyamızdan.
eylül’dü.
çiçeklerin öldüğü, ağaçların
kırmızıya ve sarıya döndüğü
her aşk gibi
belirsizce başlayan
ve elbette bu belirsizliğiyle güzel bir vakitti.
bir düş kadar umarlı, hayat kadar kanlı,
bahtiyar ve yaralı
ellerini tuttum…
ellerinde bilmezsin, uzak ve yalnız bir çağrıyı yaktım.
çalmasın kapımı diye yeni bir düş kırıklığı
kanıyordu yüreğim…
kanıyordu bergamalı cücenin bedeni
size iyi gelsin diye… s e v g i l i m, muradım!
bereketli hasatlar, bu kanayan gömlek sizin için.
eylül’dü.
köroğlu’nun dağları kadar isyankardım
–haber verin bolu beyine;
öylesine sevdalıydım ki
yağmura yağ desem yağardı…
kahve falında kısmete ortak ben çıkardım.
bereketli hasat sonrasıydı gamzen
–ay kadar dişi–
karanlıkta gülümseyen
gecenin kanlısı küstüm çiçeğiydi sanki
yüzünün önünden geçip giden bir karartı gibi
–ay tutulması?–
dilek tutulamadan kayan yıldızın ardında
duyduğumuz kadar bir keder
geçti yüzlerimizden…
gülümsedim…
gamzende bir ay belirdi.
gecenin umarıydı gamzen
–ay kadar dişi–
karanlığı aydınlatan dört gonca bir ağızdı ay
ansız beliren gökkuşağıydı dudaklarımız
altından el ele geçtiğimiz
gülümsedin…
ve eylül, hüzünle sarmalanmış umuttan ibaret
güzel bir vakitti.
ben ki asma yaprağında tırtıl gibi yaşıyordum
sen bilmiyordun, kozasını örmek için bir aşkın
bu hayatı yaşadığımı…
annen dolma mı sarardı
ömrümü geçirdiğim yapraktan
meyvesinden elbette şarap yapılırdı
dağ köylerinde
hayyam’ın sevdalı
tanrıya isyan eden
ve aşkı öven yeni bir şiir yazdığı
şarabi hayatımızdan.
eylül’dü.
bağbozumunda, gözlerimizden billurlar düşürüp
dünyanın sevgisizliğine üzüldük.
bir ırmak boyu şarap içip, fal açtık hafız’dan;
biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız
hem kadehle solukdaş, hem ayrılıklarız
eylül bir orman yangını gibi girdi aramıza
adlandırılmayan aşkın
yaralı bir hayvan gibi yalnızlığı girdi ardından
ayrılık vakti…
eylül ki ayrılık vaktidir.
ayrılıklardan bilmezsin ne çok korkardım
çocukluğumun uyku tutmayan geceleri sevgisizdir.
belki hep bundan korktum, kim bilir nasıl korktum
dokununca ürperip çığlık atışım bundandır.
ben öyle çok şeyden korktum ki
ikide bir sarılıp durmam bundandır
sokağa terk edilmiş bir yavru kedi gibi
oynarken tırnaklarımı çıkarışım
göğsünüze sığınışım bundandır…
korktum… ama bilemezsiniz ne çok korktum
yakup olmanın korkunçluğu kadar korktum.
ellerimde siğiller çıktı
bir kurbağa kadar çirkin oldum
prensesim öp beni
masalların beyaz atlı prensi yap beni
şekerden ve şiirden bir ev kur bana
beni doğur, sonra sev beni
sev beni, sev… yaralıyım
dediğim günlerdeki gibi korktum.
bunun için sev beni
dağlar geçit vermediği için ferhat’a
nesimi’yi yaktıkları için sivas’da
anaların kaybolan çocukları için
ağladığı bir çağda
sevmeyi bilmediğimiz için…
–sevgi kendi yapar ayrımını–
ve sen daha çok belki bunun için
sev beni, sev… yaralıyım!
eylül’dü.
yaralarımıza tuz bastık, şarap acıdı, içimizde
sızlıyordu dünyanın yarası
kasıt ve cinayet çağında yaşıyorduk, kan içindeydi
ağlıyordu dünyanın yarısı
artık kapımızı ansızın açar gibi
sevdalanmak uzaktı
ne vakit öldürdük içimizdeki aşkı, kim bilir nasıl
sezdirmeden yitirdik ümidi
yapraklarını dökmüş bir ağaç kadar yalnızdı arz
hüzün
ve hayatımız
suda yiten hasankeyf kadar üzgün
eylül harabeleri arasında dolaşıyorduk aşkın
karanlıktı, uzaktı bu dünyaya…
sahile vuran mülteci aylan bebek kadar masum,
benim kadar uzak
vahşet ve acı dolu bir dünyaydı hayat
benim yaşadığım hayatı siz bilmezsiniz,
günah ve yasaktır
masamda kadınlar ağlardı, erkekler
masamda kadın-erkekler…
hep beraber kaçınamadığımız bir yalanı söylerdik
gözyaşı dökerdik,
kimi zaman timsahlardan ödünç alıp
kimi zaman yalnız ve bedbaht
minetorus’u beklerdik acı içinde,
korkuyla hücremizde
hedefsiz bombalar patlardı her yerde
-ankara garındaydık, suruç'da, reyhanlı'da-
azınlıktık kendi ülkemizde bile
kirli ve soyluyduk, böyle bilinirdi
ve içimizde kimse bilmek istemezdi;
—nedir kutup gecesi?—
ölüseviciler, sübyancılar, katiller…
bir zamanlar gonca güldü
—çocukluğumda yediğim
akasya salkımlar tanığım olsun—
kim ki insana inancını yitirmeye görsün
yaşayan bir ölüdür artık! tutsak
minetorus’un labirentinde…
eylül’dü.
ölü ruhlar aklıma düştü
yollara düştüm…
aslında bir çocuk masalıydım ben
kara bayrağı kayıp, kayalıklarda yıllardır batık
gürlek bir korsan narasıydı eylül.
balıkçılar umut içinde
—vira bismillah, diyerek ağlarını attılar
katran ve kül kaplı denize…
onlardan öğrendim içinde sevinç saklı bir hüznü.
eylül’dü.
her aşk gibi
—balıkçılar nasıl maviye vurgunsa—
öyle umut dolu ve
hüzün bulaşmış mavi bir denizdi aşk
ve eylül, umutla sarmalanmış hüzünden ibaret
güzel bir vakitti…
dokunaklı bir şarkıydı eylül
ayarsız, çatlak ve kırgın seslerimizle söylediğimiz
aşka dair ve biraz ölüm bulaşmış
yorgunduk, belki bundan hep karıştırıp duruyorduk
şarkının güftesini, içimizde hüznü eskil aşkın
yollara düşmüştük…
hep beraber düşülen yolların sevinci
kaplamıştı içimizi
titriyordu sesimiz…
eşit, özgür ve umutlu bir yarın düşü gördük
dünya güzeldi…
eylül!
- bir duygu açlığıyla - söylenen
insanın gizli, karanlık köşeleriyle orantılı
bir aşktan söz etmiyorum, sevgilim!
soykırımları çağıran çekingenlikle
karşılamayın beni
çünkü bırakıp ardımızda
bir soykırıma ortak olmanın
suçluluğunu
bir orman yangınına dönüşen
yaşamlarımızla el ele
tutuştuk.
eylül ki soykırımdı bu coğrafyada.
bilmez değildik bunu
her aşk kıyım, saklı bir yalnızlıktı
yüreğimizin doğusunda
ama siz de görseniz inanırdınız
ayrılık vakti gözleri…
tatavla’da kırık bir oyuncak bebek
kadar mahzun sözlerim...
guernica’da bombalanan, halepçe’de boğulan
yüreğim…
yağmur öncesi suskunluk yemini ederek
çığlık çığlığa göç etti bu topraklardan
ve bir yağmur yağacak inadı oldu
gözlerinizde
sonra…
gözyaşlarınız eylül olup yağdı coğrafyama
çatlatıp kabuğunu yaralı aşkımızın
avuttu dünyayı
ayrılık vakti…
eylül ki bereket ve bağbozumu vaktiydi
üzümlerin olgun ve tatlı
dallarında şaraba dönüştüğü bir vakitti.
ve kırmızıydı içtiğimiz şarap
nedensiz ağlamalar gibi kırmızı.
gözyaşı değmiş al yanakların, yağmur
sonrası toprak gibi kokuyordu
yine o güzel eylül kokuyordu
ve benzersiz kokusuyla güzel bir vakitti eylül.
kim bilebilirdi ki zaten…
yurdum/aşkım, yolları çatallanan kör bu bahçenin
birbirimize çıktığını… kim bilebilirdi ki
şiirlerden bir yaşamı
şiir gibi bir yaşamla değiştireceğimizi
sevgilim eylül!
bilmezsiniz, ne çok zaman bekledim bir aşkı
ve bu aşkla başlayan yeni bir hayatı…
yollara düştüm…
turnalar geçti üzerimden, eğildi önümde dağlar
şaha gidelim dedi pir sultan,
gülümsedi bedreddin dar ağacında
y a r a l ı v e s e v d a l ı.
kim ki yar ile yareni turnalara benzetir
yollara düşer…
göç vaktiydi eylül, yollara düştüm…
bilinmeyen coğrafyalarda
vur emriyle arıyordum yüreğimi
gölgesinden bir ömür aldığım
çok umar görmüş bir çınar söyledi;
–turnalar eşini yollarda bulur, diye.
inandım
inandım ve
bir sevinç saydım yollarda bir ömrü tüketmeyi…
eylül’dü.
kabul ettik şarabın gazabını ve kızıllığı
gülümsedin yeniden…
–yeniden inandım aşka
ve bu aşkla başlayan yeni bir hayata–
belki de yeniden inandığımız için
güzel bir vakitti eylül.
yeniden başlamak mümkündür hayata…
yeniden başlamak mümkündür hayata
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
e l i n i z i v e r i n...
–ne gelir elimizden insan olmaktan başka
–n e r e d e e l i n ?
eylül,
sevgilim.