Ahmet Müfid Okbay

yeniden başlamak mümkündür hayata

 

           “eylül’de yenilene...”

                                    sular taşıyıp götürürler mi

çürüyen acının ateşlerini?

       federico garcia lorca

 

kimi zaman insan habersizce dokunur yazgısına

suların çekilme vaktidir, ay büyür, duygular kanar

her zaman, en büyük aşklar yolculuklarla başlar.

bir yalnız eylül günüydü.

zar attım, kan tuttu… soldu gülüm

aralık kapının ardında

yollara düştüm…

dünya kutsarken inançsızlığı aşka

her şeyi var edebilen ve suskun

bir yağmur yağıyordu

bilinmezliğin elleriydi yağmur.

eylül’dü.

hayatı kağıttan uçak yapıp

yaktım ucunu…

sevgiliye mektup gönderir gibi yaktım

ve kuzey rüzgarının insafına bıraktım.

 

belki hâlâ düşen bir yaprak gibi havada

iki gülümseyiş arasında asılı kalan

bir sevdaydı yaşadığımız…

benim yorgun

senin gamzesinde düş gören, ay kadar yalnız

aşka adanmış yeni bir hayat umuyorduk

soğuyan yaşlı dünyamızdan.

 

eylül’dü.

çiçeklerin öldüğü, ağaçların

kırmızıya ve sarıya döndüğü

her aşk gibi

belirsizce başlayan

ve elbette bu belirsizliğiyle güzel bir vakitti.

bir düş kadar umarlı, hayat kadar kanlı,

                                        bahtiyar ve yaralı

ellerini tuttum…

ellerinde bilmezsin, uzak ve yalnız bir çağrıyı yaktım.

çalmasın kapımı diye yeni bir düş kırıklığı

kanıyordu yüreğim…

kanıyordu bergamalı cücenin bedeni

size iyi gelsin diye… s e v g i l i m, muradım!

bereketli hasatlar, bu kanayan gömlek sizin için.

 

eylül’dü.

köroğlu’nun dağları kadar isyankardım

haber verin bolu beyine;

           öylesine sevdalıydım ki

yağmura yağ desem yağardı…

kahve falında kısmete ortak ben çıkardım.

 

bereketli hasat sonrasıydı gamzen

–ay kadar dişi–

             karanlıkta gülümseyen

gecenin kanlısı küstüm çiçeğiydi sanki

yüzünün önünden geçip giden bir karartı gibi

–ay tutulması?–

dilek tutulamadan kayan yıldızın ardında

                   duyduğumuz kadar bir keder

geçti yüzlerimizden…

gülümsedim…

gamzende bir ay belirdi.

gecenin umarıydı gamzen

                          –ay kadar dişi–

karanlığı aydınlatan dört gonca bir ağızdı ay

ansız beliren gökkuşağıydı dudaklarımız

altından el ele geçtiğimiz

gülümsedin…

ve eylül, hüzünle sarmalanmış umuttan ibaret

güzel bir vakitti.

 

ben ki asma yaprağında tırtıl gibi yaşıyordum

sen bilmiyordun, kozasını örmek için bir aşkın

bu hayatı yaşadığımı…

annen dolma mı sarardı

ömrümü geçirdiğim yapraktan

meyvesinden elbette şarap yapılırdı

dağ köylerinde

hayyam’ın sevdalı

tanrıya isyan eden

ve aşkı öven yeni bir şiir yazdığı

şarabi hayatımızdan.

 

eylül’dü.

bağbozumunda, gözlerimizden billurlar düşürüp

dünyanın sevgisizliğine üzüldük.

bir ırmak boyu şarap içip, fal açtık hafız’dan;

biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız

hem kadehle solukdaş, hem ayrılıklarız

 

eylül bir orman yangını gibi girdi aramıza

adlandırılmayan aşkın

yaralı bir hayvan gibi yalnızlığı girdi ardından

ayrılık vakti…

 

eylül ki ayrılık vaktidir.

ayrılıklardan bilmezsin ne çok korkardım

çocukluğumun uyku tutmayan geceleri sevgisizdir.

belki hep bundan korktum, kim bilir nasıl korktum

dokununca ürperip çığlık atışım bundandır.

ben öyle çok şeyden korktum ki

ikide bir sarılıp durmam bundandır

sokağa terk edilmiş bir yavru kedi gibi

                   oynarken tırnaklarımı çıkarışım

göğsünüze sığınışım bundandır…

korktum… ama bilemezsiniz ne çok korktum

yakup olmanın korkunçluğu kadar korktum.

ellerimde siğiller çıktı

               bir kurbağa kadar çirkin oldum

prensesim öp beni

masalların beyaz atlı prensi yap beni

şekerden ve şiirden bir ev kur bana

beni doğur, sonra sev beni

sev beni, sev… yaralıyım

dediğim günlerdeki gibi korktum.

bunun için sev beni

dağlar geçit vermediği için ferhat’a

nesimi’yi yaktıkları için sivas’da

anaların kaybolan çocukları için

ağladığı bir çağda

sevmeyi bilmediğimiz için…

          –sevgi kendi yapar ayrımını

ve sen daha çok belki bunun için

           sev beni, sev… yaralıyım!

 

eylül’dü.

yaralarımıza tuz bastık, şarap acıdı, içimizde

                               sızlıyordu dünyanın yarası

kasıt ve cinayet çağında yaşıyorduk, kan içindeydi

                               ağlıyordu dünyanın yarısı

artık kapımızı ansızın açar gibi

                              sevdalanmak uzaktı

ne vakit öldürdük içimizdeki aşkı, kim bilir nasıl

                               sezdirmeden yitirdik ümidi

yapraklarını dökmüş bir ağaç kadar yalnızdı arz

hüzün 

            ve hayatımız

                                 suda yiten hasankeyf kadar üzgün

 

eylül harabeleri arasında dolaşıyorduk aşkın

karanlıktı, uzaktı bu dünyaya…

sahile vuran mülteci aylan bebek kadar masum,

                                         benim kadar uzak

 

vahşet ve acı dolu bir dünyaydı hayat

benim yaşadığım hayatı siz bilmezsiniz,

                                      günah ve yasaktır

masamda kadınlar ağlardı, erkekler

                                masamda kadın-erkekler…

hep beraber kaçınamadığımız bir yalanı söylerdik

gözyaşı dökerdik,

kimi zaman timsahlardan ödünç alıp

kimi zaman yalnız ve bedbaht

 minetorus’u beklerdik acı içinde,

                                korkuyla hücremizde

hedefsiz bombalar patlardı her yerde

-ankara garındaydık, suruç'da, reyhanlı'da-

azınlıktık kendi ülkemizde bile

kirli ve soyluyduk, böyle bilinirdi

ve içimizde kimse bilmek istemezdi;

                                 —nedir kutup gecesi?—

ölüseviciler, sübyancılar, katiller…

                                 bir zamanlar gonca güldü

—çocukluğumda yediğim

                     akasya salkımlar tanığım olsun—

kim ki insana inancını yitirmeye görsün

yaşayan bir ölüdür artık! tutsak

                                minetorus’un labirentinde

 

eylül’dü.

ölü ruhlar aklıma düştü

yollara düştüm…

aslında bir çocuk masalıydım ben

kara bayrağı kayıp, kayalıklarda yıllardır batık

gürlek bir korsan narasıydı eylül.

 

balıkçılar umut içinde

                  —vira bismillah, diyerek ağlarını attılar

katran ve kül kaplı denize…

onlardan öğrendim içinde sevinç saklı bir hüznü.

 

eylül’dü.

her aşk gibi

—balıkçılar nasıl maviye vurgunsa—

öyle umut dolu ve

                 hüzün bulaşmış mavi bir denizdi aşk

ve eylül, umutla sarmalanmış hüzünden ibaret

                güzel bir vakitti…

 

dokunaklı bir şarkıydı eylül

ayarsız, çatlak ve kırgın seslerimizle söylediğimiz

aşka dair ve biraz ölüm bulaşmış

 

yorgunduk, belki bundan hep karıştırıp duruyorduk

şarkının güftesini, içimizde hüznü eskil aşkın

yollara düşmüştük…

hep beraber düşülen yolların sevinci

                    kaplamıştı içimizi

titriyordu sesimiz…

eşit, özgür ve umutlu bir yarın düşü gördük

dünya güzeldi…

 

eylül!

- bir duygu açlığıyla - söylenen

insanın gizli, karanlık köşeleriyle orantılı

bir aşktan söz etmiyorum, sevgilim!

soykırımları çağıran çekingenlikle

                         karşılamayın beni

çünkü bırakıp ardımızda

 bir soykırıma ortak olmanın

                      suçluluğunu

bir orman yangınına dönüşen

yaşamlarımızla el ele

                              tutuştuk.

                                            

eylül ki soykırımdı bu coğrafyada.

bilmez değildik bunu

her aşk kıyım, saklı bir yalnızlıktı

                            yüreğimizin doğusunda

ama siz de görseniz inanırdınız

ayrılık vakti gözleri…

tatavla’da kırık bir oyuncak bebek

kadar mahzun sözlerim... 

guernica’da bombalanan, halepçe’de boğulan

yüreğim…

yağmur öncesi suskunluk yemini ederek

çığlık çığlığa göç etti bu topraklardan

ve bir yağmur yağacak inadı oldu

gözlerinizde

sonra…

gözyaşlarınız eylül olup yağdı coğrafyama

çatlatıp kabuğunu yaralı aşkımızın

avuttu dünyayı

ayrılık vakti…

eylül ki  bereket ve bağbozumu vaktiydi

üzümlerin olgun ve tatlı

dallarında şaraba dönüştüğü bir vakitti.

ve kırmızıydı içtiğimiz şarap

nedensiz ağlamalar gibi kırmızı.

gözyaşı değmiş al yanakların, yağmur

sonrası toprak gibi kokuyordu

yine o güzel eylül kokuyordu

ve benzersiz kokusuyla  güzel bir vakitti eylül.

 

kim bilebilirdi ki zaten…

yurdum/aşkım, yolları çatallanan kör bu bahçenin

birbirimize çıktığını… kim bilebilirdi ki

şiirlerden bir yaşamı

      şiir gibi bir yaşamla değiştireceğimizi

                                     sevgilim eylül!

 

bilmezsiniz, ne çok zaman bekledim bir aşkı

ve bu aşkla başlayan yeni bir hayatı…

yollara düştüm…

turnalar geçti üzerimden, eğildi önümde dağlar

şaha gidelim dedi pir sultan,

                     gülümsedi bedreddin dar ağacında

y  a  r  a  l ı    v e    s  e  v  d  a  l ı.

 

kim ki yar ile yareni turnalara benzetir

yollara düşer…

göç vaktiydi eylül, yollara düştüm…

bilinmeyen coğrafyalarda

                  vur emriyle arıyordum yüreğimi

gölgesinden bir ömür aldığım

çok umar görmüş bir çınar söyledi;

                 –turnalar eşini yollarda bulur, diye.

 

inandım

inandım ve

bir sevinç saydım yollarda bir ömrü tüketmeyi…

 

eylül’dü.

kabul ettik şarabın gazabını ve kızıllığı

gülümsedin yeniden…

–yeniden inandım aşka

  ve bu aşkla başlayan yeni bir hayata–

belki de yeniden inandığımız için

                           güzel bir vakitti eylül.

 

yeniden başlamak mümkündür hayata…

yeniden başlamak mümkündür hayata

ne gelir elimizden insan olmaktan başka

 

e l i n i z i   v e r i n...

–ne gelir elimizden insan olmaktan başka

–n e r e d e    e l i n ?

eylül,

sevgilim.


sabırsız eyyüb