Ahmet Müfid Okbay

nursel için eleji

 

 

üstelik bahar henüz gelmişti, yaşama küskün
ölüme dönük yüzlü
birçok kişi, birbirlerinden bihaber
birçok yerde, belki de şöyle demişti:
"bugün iyi uyandım, yalnız da olsam;
-merhaba! gün yüzlü bahar."
"aramamlaydım belki..."diyordu, telefonun ucundaki kadın
cam dibinde kumrular oynaşıyordu..
"bugün içmeyeceğim, bir duş alp, uzun zamandır duran çamaşırları
yıkayacağım..."
diyordu mahmur gözleriyle dr.y.gin; nöbetçiydi, evine de
henüz gelmişti
kumrular ansız havalandı...
duyduğunda
-o hep bilinen suskunluk-
duyduğumuzda;
korkaklık da
suçluluk da...
yedinci kattan atmıştı kendini, arka bahçeye...
hırsla koştu;
yerinde duruyordu çamaşır makinesi:
tam otomatik, bin iki yüz elli devirli, dengeli. 


(yaz mıydı? yoksa yarım kanatlı düşler miydi; kırık gölgeli… uzun zaman oldu.
unutmayı bile artık umut ettiğim günlerden gelmiştim ve saçlarımda küller vardı anılardan.
o zamanlardı; suçsuz düşüncelerin "suçluluğunu" yatmış da çıkmıştım "dışarı".
hesapsız aynılıklar girmişti araya...
kendimi pek güvensiz öyle ki, karşıdan karşıya geçerken bile tereddütte düşer buluyordum.
doktordum ya, mesleğimi bile yeniden öğreniyordum.
sonrası mı?
pul parasına, ücra, özel bir klinikte çalışmaya başladım 
artık gün de bilmiyordum gece de... yaşam mı?
tutunma çabasının, ayaklarıma doladığı eğrelti otları.
gecikmek miydi?
elbet diyordum, uzun yollara çıkmayı sevenlerdendik ya
-ama bu anlattığım kimin öyküsü, bilmiyorum artık;
gittiğimiz yol da...
nerede başlıyor, nerede sonlanıyor; belirsiz,
yalnızca önümüzde uzanan
karanlık;
-nedense hep bu imge belirirdi, çalıların arasından ansız beliren bir kadın çığlığı gibi,
zamansız her ölüm düşüncesinde-
...gün ortasında
öyle bir zamandı; anımsıyor musun güzelim nursel?
tanışmıştık, bir de kaynaşmıştık; gülmüştük de,
konuşmuştuk da, hem de saklıları serdikti çepeçevre;
kırık aşk ortağıydık
başka başka, pek aynı.
-şaşırtmıştın beni
korkutmuştun.
-ortaköy'deydik
anımsıyor musun?-
çekiştirip durduktu önceleri
ben ölümden söz ettim,
sen yaşamdan.
içmezdin ya, bayağı içtikti o gün
sırlar verip, ihanetler ettik.
güneş batarken
bir çingeneye bakla falı baktırdık,
kazağımı ters giydim.
-şaşırttın beni
utandırdın
korkuttun
ben ölümden söz edendim
sen yaşadın.)


...peki şimdi, anlatsam…diyorum
kızar mısın?


inan bu kötü konuşmak falan da değil
hem ölülerin ardından kötü konuşulmaz.
bilirsin... ben... ölemeyen...
tutup eteğinin kenarından
yaşamın kıyısında
not tutsam
...anlatsam? 


(besbelli diyorum, önemi yok bugün; ve elbet kırık bir aşk hikâyesiydi tüm hadisat.
belki de değildi, bahaneydi her bir şey. 
hem hangimiz ayrımında değildik ki; bir belirip bir uzaklaşan uçurumun.
kim bilir o görür gibi oldu uçurumun sonunu... pervaneler güneşe kavuştu.)


anlatsam, diye düşünüyorum şimdi
anlatmak ihanet etmektir
-her bir kimse bilse de-
"bir sen bil" diye verilen her sır
saklı kalmalıdır
dokunulmaz yalnızlığında
…yine de diyorum …anlatsam?


(fazlaca alıngandın son günlerde. hani seni de tanıştırmıştım ya,
hoşlanmıştınız da sanırım birbirinizden.
o zaman söylemişti:
-bir başka zaman elbet; her şair gibi kendisi için yazdığı
o dizeyi;
"dalını unutan bir kuş kadar alınganım" bugün
yedi renk gökkuşağının
altından geçip
yedi kat uçtu
kuş misali
"hayat...")


...ve bu kadar
düşkırıklığı varken, biraz fazla kuşku; ölümü açıklamak için yeter miydi?
-yalan paranoya, gerçek ölüm-
...peki anlatsam diyorum? 


(gerçek miydi? yitirenlerin ölüm renkli mızmız sesi vardı artık sesinde.
aylar sonra aradın: “dedikodu yapmışsınız ümit'le" diyordun; besbelli sitemkârdın.
-zaten en çok dedikodulardan ürkerdin. bundan değil miydi, çok çalışmayı sevdiğin tabip odası'na gitmeyi seyrekleştirmen?- biz ki kendimizle savaşmaktan duyarlılıklarını yitirmek üzere olanlardandık; yükselttim sana sesimi... sonra, "ne yazık ki nursel, bir zamanlar benim en yakın dostum olan o insanla bile dedikodu dahi yapamıyoruz. keşke senin hakkında dedikodu yapmış olsak, keşke ihanet bile olsa konuşsak, keşke..."
"bu kadar kötü mü durumumuz? “diye sordun ve sustun...)


sonrası...
aylar sonra. dün gece nöbetçiydim. ortak dostlarımızdan biri de,-benim için- yanımda kalmıştı. yıllar geçmişti; pul parasına köle olduğum ücra klinik -üç ortak- benim olmuştu. günlerce tek başıma nöbete kalmıştım, evlenmiştim, üstelik bahar da henüz gelmişti ya... yine de o yersiz güvensizlik bırakmamıştı peşimi, kalbime ağrılar giriyordu hala.
konuştuktu gece boyu, kulaklarını çınlatmıştık; seğirdi mi sağ gözün?
belli ki yorgundun, hep aramaktan; bir mucizeyi bekler gibi telefon bekliyordun belki de...
peki arasam şimdi?
peki... ya anlatsam
kızar mısın? 


konuşsan ya!
"ah benim yetim kızım
ah benim sesinden kaçtığım
tembelliğim, kirli çamaşırlarımı temizleyen, kan tutan
suçluluğum
korkaklığım..."
konuşsan ya... 


belki de buluşuruz
sorarım o zaman
besbelli buluşuruz
öyle ya bu dünyanın
ölüme dönük yüzlüleri
-dengelilerin, yalnızlık diye
kendilerinden uzak bildikleri-
aynı cehennemde yaşarlar
biz yanan kulları bu dünyanın
elbet buluşuruz
kendi canına kıyanların cennetinde.
özkıyım mi?
"o ipek yoludur hayatın."
baktım pencereden aşağıya, yanaştım pervaza
ürktüm, sanki yapacak gibi, uzaklaştım
tuttum kenarından
gücüm yetmedi
seni aşağıya atmaya
çamaşır makinem;
tam otomatik, bin iki yüz elli devirli, dengeli.
kimin gücü yetmiş ki zaten
gücüm yetmedi
seni hayata döndürmeye
ve belki de...
beni.


ey benim çartist yüreğim!
hadi! ne duruyon
-kır şu makineyi!
daha mu önemli yoksa
uyum, rahatlığı modern dünyanın, yücelme
hadi! korkak
-filmlerin kahramanlığı-
hadi! kır artık şu ucubeyi 
ama ben, ben...
"bugün içmeyeceğim, bir duş alıp,
uzun zamandır duran çamaşırları..."
ama, ama...
gözlerim, artık benim olmayan gözlerim..
-yaş yoktu gözlerimde.


(telefon ettim az önce ümit'e. adli tıp'ta çalışır. sakindi de sesi, her bir şeyi biliyordu da. doktorduk ya, ölüme alıştık besbelli dedim... yaşam devam ediyordu besbelli. suçluyduk dedi, korkaktık belki de dedim... birbirimize gerekçeler söyledik; besbelli yaşam devam ediyordu...)


biz ki ölülerimizden başka vicdanı kalmayan düşyorgunları
biz ki "ölümle uslanan" bencilliği insanın, hazyorgunu
biz ki bihaber yaşanmışlıktan, vaka-ı nüvis
...peki anlatsam
affeder misin? 


hava ağır ağır kararıyor
besbelli ilkyaz; gecikiyor akşam.
ve...
uzun zaman önce;
-hani pul parasına o ücra klinikte çalıştığım günlerde-
ansız sen önermiştin:
izne çıkacaktın;
-sanırım bahaneydi-
sesinin utangaçlığını anımsıyorum da şimdi
-iyi ücret alıyordun-
o işyeri hekimliğinden. yerine bakmıştım bir ay boyunca.
sen ameliyat olmuştun burnundan. ve ben o parayla güle
oynaya-tam otomatik- çamaşır makinesi almıştım, bir de
kırmızı güller sana getirdiğim...
sen kurtuluş'ta bir bodrum
katında oturuyordun ve hiçbir yer görmeyen o kör bahçeni çok
seviyordun.
ben henüz evlenmiştim; içimde çamaşır
makinesinin sevişmeye vakit kazandıran arsız sevinci.
konuştuktu gece yarılarına kadar, annen de vardı, sanırım ufak
tefek şen şakrak bir kadındı...
sonraları...
taşınmışsın aynı evin en üst katına, aşağı atlanınca
kurtulunmayacak kadar yüksek katına. evini de büyük bir
sevinçle boyamışsın, mor ve pembe renklere...
pembe düşler... mor ölüm; ne güzel yakışırmış birbirlerine...
ansız attın kendini avşar elleri
attın korkaklığımı lanet olası!
...peki şimdi; ben
anlatsam? 


"bugün iyi uyandım, yalnız da olsam;
-merhaba! gülyüzlü bahar"
diyordu, birçok yerde
birbirlerinden bihaber, birçok kişi
yaşama küskün, ölüme dönük yüzlü belki.
üstelik bahar da henüz gelmişti.. 
"ah benim yetim kızım
ah benim sesinden kaçtığım tembelliğim, kirli çamaşırlarımı temizleyen, kan tutan
suçluluğum
korkaklığım..."
çamaşır makinem;
tam otomatik, bin iki yüz elli devirli, dengeli.
...peki anlatsam? 
"çamaşırlar iyice birikti de güzelim nursel?"
...ne olur, anlatsam?


şart olsun!
bugün çamaşır makinemi kullanmayacağım!


ölüm gibi, alışkanlıkla