Ahmet Müfid Okbay
AMPUTASYON

AMPUTASYON

Gittiği Güney Amerika tatilinde geçirdiği ciddi kazadan sonra, ünlü cerrah Dr. Ğ, malûlen emekliye ayrılmış olmasına karşın, ameliyatlara süpervizör hekim olarak girmeye devam ediyordu, hatta kimsenin bilmediği, dışardan bakıldığında biraz da tuhaf görünen bir araştırmayı da kendi özel kliniğinde sürdürdüğü söyleniyordu.

Yine sağ kol amputasyonu vardı. Dr. Ğ, yalnızca sağ kol amputasyonlarına giriyordu, araştırması hakkında bilinen tek şey de buydu zaten.

Sağ avucunun içi kaşındı Dr. Ğ’nin, bir işçi kolunu prese kaptırmıştı.

“Nefi, Nedim ve Fuzuli çok sevinecekler “diye düşündü.

Ameliyata girmeden önce iki hemşire yardımlarıyla zar zor “asepsi-antisepsi” kurallarına uyarken düşündü bunları sanırım.

Dr.Ğ büyük bir ciddiyetle, ameliyat ekibine sürekli direktiflerde bulunuyor, özellikle kesilen parçaya çok özen göstermelerini istiyordu. Daha genç doktorlar, bu çöpe atılacak parçaya gösterilen abartılı ilgiyi, hastalı bir tutku olarak görüyorlar, ancak üstadın karşı konulmaz karizması karşısında hiçbir şey söyleyemiyorlar, ancak kendi aralarında yalnız kaldıklarında Dr.Ğ’yi taklit ederek onunla alay ediyorlardı.

İşte kol ayrılmıştı omuz hizasında bedenden. Kaslı biçimli, sanki bir heykelden alınmış bir parçayı andırıyordu.

Dr.Ğ kesik kolun özenli bir biçimde portatif soğutucuya yerleştirilmesini istedi hemşireden. Kendi kendine “Allah’ım bu sapık heriften ne zaman kurtulacağız” diye içinden söylenerek işi ağırdan alan hemşireyi de bir güzel payladı.

Her şey sonlandığında, Dr.Ğ’nin anlındaki ter damlaları daha kurumamıştı, ama yüreğindeki ağırlık sanki biraz  hafiflemişti.

Aksam üstüydü. Günün yorgunluğunu, kliniğinde kahve içerek gidermeye çalışıyordu Dr.Ğ.

Nefi, Nedim ve Fuzuli sıkıntılı dolaşıyorlardı.

Sekreterine, bugün randevusu olup olmadığını sordu. Sekreter, çiğnediği çikleti, insanı ürperten bir ses tonu ile sorulan ani sorunun şaşkınlığında yutmuş olmanın sinirliliği ile, “her zamanki gibi, bu akşam üstü de hastanız yok, profesör doktor yumuşak G”.

Artık, gerçekten birkaç hatırşinas eski hastası ve bir iki dostu dışında kliniğe gelen giden pek kimse olmuyordu. Bu acı gerçekliğin ağırlığı daha bir üstüne çökmüş, sekreter kızın ukalalığına kızma duygusundan belki de bu güngörmüş yalnızlığın etkisiyle uzaklaşmış olan Dr. Ğ; “kapıyı çıkarken lütfen kilitle kızım, bu akşam rahatsız edilmek istemiyorum” dedi.

Kapının kilitlenme sesini duyduktan sonra, içerde kimsenin kalıp kalmadığına emin olmak için sessizliği bir süre dinledi, sonra beyaz önlüğünü çıkarıp, hiçbir şüpheye mahal bırakmamak için bekleme salonunu kontrol etti. Kendi odasına girdikten sonra, güçlükle perdeleri ve ışığı kapattı. Artık odayı akvaryumun renkli ışıklarının karanlıkta oynadığı oyunlar aydınlatıyor, oluşan yarı gölgeler, Ğ'nin yüzünde korkutucu ifadelere dönüşüyordu.

Büyük bir özenle portatif soğutucudan aldığı torbadan kesik kolu çıkardı. Lavaboda antiseptiklerden iyice arındığına emin oluncaya kadar kolu yıkadı. Lavabo kan içindeydi, hala kanıyordu zavallı sağ kol!

Özenle tekrarlanan yıkanıp arınma seanslarından sonra, Ğ kesik kolu akvaryuma attı ve akvaryumu tam karşıdan gören koltuğuna gömülüp, gömleğini zorlukla çıkardıktan sonra sağ kolundaki protez kolu bedeninden ayırdı ve masanın üzerine koydu.

Akvaryumdaki piranalar iki üç dakika içinde, Güney Amerika'daki tatilde piranalar dolu o nehrin içine düştüğünde Ğ'nin kolunu nasıl yemişlerse, kesik kolu öyle yiyip bitirdiler.

Ğ, masanın üzerindeki protez koluna bakıp ağlıyor, akvaryumda Nefi, Nedim ve Fuzuli karnı doymuş, sıkıntılı dolaşıyorlardı...