Ahmet Müfid Okbay
ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE

ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE

 “Senelerce, senelerce evvel…” benim şiire başladığım yıllarda… şair ayrıcalıklı, şiir de önemli ve değerliydi.

O zamanlar, doksanlı yıllarda, bir grup şiir tutkunu, şairi reddettik!

Şiiri, şairden önemli bulduğumuz için… (Kunduz Düşleri, Piya, Ütopiya, Zed ; “Sanat Hareketi”…)

Şiir yazıldığı an, kaynak aldığı hayatı siler ve yazarından bağımsız hale gelir. Bu maddenin şiir hali okurla buluştuğunda ise tekrar biçim değiştirir. Artık yeni bir duygu/anlam/düşünce haline dönüşmüş ve yazarının belki hiç anlatmadığı duygu ve düşünceleri ifade eder hale gelmiştir. Bu döngü sonsuz biçimde tekrarlanır. Belki de bu yüzden hiçbir şiir tümüyle anlaşılamaz.

Şairini yitiren şiir, “hayatın şiirini yazmaktansa, şiir gibi bir hayatın savaşçısı” olmaya da böyle başlar.

Elbette bir meta olmayan sanatsal yaratının tanıtımına da gereksinimi yoktur. Onu arayan ve anlayan mutlaka bir yerlerde şiiriyle buluşur. Yalnızca yazılan şiirle değil, belki de kendi hayatının şiirini yazma gücüyle de…

O zamanlar bir hayalim vardı: Bir gün şiirlerim kötü yola düşecekti. Düştü de!

Yani, kiloyla alınıp satılan, sokakta, sahafta üç-beş kuruş eden bu kitapları, oradan geçen bir genç inceleyecek, (ancak bu kitaba yetecek parası olduğu için mi bilinmez) belki de cebindeki son parayla birini alıp evine gidecekti. Ucuz bir şarap ve dumanaltı (beklide bitki çayı dolu fincanıyla!) gecenin geç saatlerine kadar şiirleri okuyup bitirecek, sonra ki belki de hiç bakmamak üzere bir kenara bırakarak, kendi şiirini –belki ilk şiirini– yazmaya başlayacaktı.

Bu hayal hep yazma gücümü ve yıllardır dokunmadığım dokunulmayan şiirleri canlandırdı benim için. Yeni bir şiir, yeni bir kitap oldu hayatımda. Hep bu anlarda yeniden burnumda tütmeye başlar “matbaadan yeni çıkmış mürekkep kokusu… ”Benzersizdir, “fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi… “

“Senelerce, senelerce evvel… “Paris’i ilk ziyaretimde, kaldığım kısa sürenin çoğunu mezarlıklarda geçirmiştim: Kominarlar, Yılmaz Güney, Chopin, Stendhal…

Stendhal’ın mezar taşını unutamadım.

Henri Beyle ömrü boyunca din ve otoriteden nefret eden, bu yüzden yazarken ve ölürken bile soy adını-adını kullanmayan, yani saklanmayı, “yazarak ve yaşayarak yalan söylemeyi” seçen romantizmin ustası Stendhal!

Mezar taşında adının hemen altına da üç kısa cümle kazınmıştı: *Scrisse, Amo, Visse

  • Yazdı, Sevdi, Yaşadı.