Ahmet Müfid Okbay
CAN SIKINTISI

CAN SIKINTISI

Boğaz köprüsünün ortasında, korkulukta ayakta duran, gözleri kan çanağı, uzun sarı saçlı genç, göğsünü yumruklayarak “Ahyaak” diye bağırıyor. Yanında iki genç daha var. Sağ yanında, üstü çıplak, gömleğini beline bağlanmış, dazlak kafalı kara yağız minyon yapılı diğer genç, elindeki şarap şişesinden bir fırt daha çekip, bu bağrışa olduğu kadar dünyaya da kayıtsız, korkulukta oturuyor. Işığa daha yakın olan sol taraftaki genç ise gözlüklü naif, narin yapılı. Sanki yaz tatilinde şezlongda zaman öldüren biri gibi korkuluğa oturmuş, sakin, kitabını okuyor.

Bir adım ötelerinde boşluk, yakamozların göz kırptığı Boğaz’ın karanlık soğuk suları ve ölüm var.

Polisler köprü trafiğini kesmiş, gözlüklü sarışın bir kadın, polis çemberinin ortasında, megafonla, beceriksiz, gençlerle konuşmaya çalışıyor.

 “Ben psikolog Ayşe Zaim. Sesim geliyor mu?”

Yandaki polis;

“Doktor Hanım, şey, megafonun düğmesi kapalı sanırım.”

“Doktor değil memur bey, psikolog!”

Polis içinden “senin unvanını da…” diye sinkaf ederek, megafonun düğmesini açıyor.

Yolun diğer kenarındaki diğer bir polis, gençleri köprüye getiren taksi şoförünü sorguluyor. 

Şoför; “Memur Bey, vallahi benim suçum yok! Böyle bir şey yapacaklarını bilsem alır mıydım arabaya. Paraları yetmiyordu, köprü ücretini bile almadım. Şerefsiz, midem bulanıyor, kötüyüm dedi. Ben yevmiyeciyim, kusarsa arabaya, o adi patron araba yıkama ücretini de benden keserdi. Ondan durdum. Ne bileyim niyetlerini ben…”

“Tamam, tamam kısa kes” diye tutanağı imzalatıyor polis.

Diğer tarafta, megafonla psikolog;

“Delikanlılar! Daha çok gençsiniz. Önünüzde çok uzuuun bir hayat var. Vazgeçin köprüden atlamaktan. Sevdiklerinizi düşünün.”

“Siktir!”

Bu yanıt, şarap için esmer gençten geliyor. Aynı kayıtsızlıkla ama öfke dolu!

“Hayat çok güzelken, canım, neden kıyacaksınız ki kendinize?

“Can sıkıntısından!”

Bunu, korkulukta ayakta duran sarışın çocuk söylüyor. Atletik, yakışıklı ve Balkan lehçesine çalan aksanıyla…

Diğer yanda oturan gözlüklü genç, istifini bozmandan, psikolog kadına bakıp, sonra elindeki kitaptan yeni bir sayfa çevirip, sessizce kitabını okumaya devam ediyor.

Psikolog hanım, şaşkın ve suskun. Belki bilmiyor ama can sıkıntısı, insana her şeyi yaptırabilir. 

Psikolog hanım, şaşkın ve suskun. Belki bilmiyor ama can sıkıntısı, insana her şeyi yaptırabilir. Aynı Baudelaire’in Kötü Camcısı gibi… C.Baudelaire, Kötü Camcı öyküsünde;  “Kimi insanlar vardır, hep seyirci kalırlar, hiçbir eylemi gerçekleştiremezler, ama bazı bazı, bilinmedik, anlaşılmadık bir itki altında, kendilerine kendi kendilerinin bile yakıştıramayacakları bir çabuklukla, eyleme geçerler. Bir başkası görmek için, öğrenmek için, alınyazısını denemek için, gücünü kendi kendine göstermek için, sıkıntının hazlarını tatmak için, bir zar atmış olmak için, yok yere, iş olsun diye, işsizlikten, bir barut fıçısının yanında sigara yakacaktır. Sıkıntı ile düşten fışkıran bir tür güçtür bu; içlerinde rahatça böyle bir güç doğan kimseler de dediğim gibi, yaratıkların en gevşekleri, en çok düş içinde yaşayanlarıdır.” der.

Gençlerin her zaman canı sıkılır. Ama can sıkıntısı yüzünden üç gencin köprüde intihar etmeye karar vermesi, anlaşılır gibi değil. Oysa, bilmeseniz bile sezmelisiniz, köprünün korkuluklarında, üç gencin paylaştığı bu marazi can sıkıntısı, içlerindeki magmayı büyüten patlamamış bir yanardağ ağzı gibi, yeni dünyalara gebe…