Ahmet Müfid Okbay
HAROŞA

HAROŞA

Çoğu zaman, üstesinden gelemeyiz hayatımızı ele geçiren küçük zorlukların. Her şey bir çığ gibi büyür, tükendiğimizi düşünürüz. O zaman, küçük küçük şeyler ararız sığınacağımız.

Sanki Hollywood prodüksiyonu romantik komediden bir sahneydi yaşadığımız. Farkı, şömine ateşinin gerçek değil, televizyondaki görüntüden ibaret olmasıydı. Masada yemekler yenilmiş, kadehlerdeki içkiler bir dolup bir boşalıyordu. Arka odada oynayan çocuklar bazen masanın çevresinde kovalamaca oynayıp partiye neşe katılıyorlardı.

Birbirleriyle çok iyi anlaşan dört çift ve çocuklarının katıldığı artık geleneksel olan yeni yıl buluşmasında, defalarca anlatılan, herkesin bildiği, tanışma veya doğum anıları, bitmez tükenmez askerlik ve gençlik hikayeleri, tekrarlamaktan gücünü yitirse de hala gülünen esprilere karışıp bu “kutsal ayinin” ritüellerini tekrarlıyordu.

Aslında her geçen gün eksiliyorduk.

Hayır, buluşmaya her yıl gelme konusunda -çok önemli bir mazeret yoksa- kimsenin yoklama eksiği yoktu. Zaten kadınlar ve erkekler, “kankalar ve kız kardeşler çetesi”, yılın bu son kutlaması dışında da sıklıkla görüşüyorlardı. Erkekler daha çok maç seyretmek, kadınlar ise gıybet yapmak için!

Ama büyük kentin yorucu karmaşası, zorlaşan ekonomik şartlar, çocuklar… Bitmek tükenmez biçimde uzayan bu liste, ruhlarını sezdirmeden her geçen gün biraz daha esir alıyordu. Rutinin kuşatması sıradan günlük hayatta, herkesi daha bir gergin ve mutsuz hale getiriyordu. Bunu tanımlayamasalar bile hepsi iliklerinde hissediyordu. Birbirilerine sığınıyorlardı, ama çoğu kez birbirini kırmanın sınırında kendilerini zor kontrol ederken buluyorlardı. Korkuyor ve kendilerinden bile sakınıyorlardı sevdiklerini.

Herkesin bildiği şeyler… Bildiği ve alışamadığı, aşamadığı…

Hayat her geçen gün zorlaşırken, tükenmişlik noktasına adım adım yaklaşırken ruhları, bazen hoş bir tatil ya da incelikli küçük bir sürpriz nefes aldırıyordu. Her evde başka ve aynı sorunlar büyüyor, hayat sıradanlaşıyordu. Bazısı küçük uğraşlarla avutuyordu ruhunu; yemek yapmak, örgü örmek, bilgisayar oyunları, sosyal medyaya takılmak… Ne yazık ki bu tüketim çağında her şeyin hükmü kelebek ömrü kadar kısaydı.

Başarılı akademik hayatını çocuklarını büyütmek için feda eden astrofizikçi Ayşe, kendini örgüye vermişti. Bu avuntu ona huzur veriyordu. Belki de bu uğraşta fiziğin sirkadyen ritmini, matematiğin mutlak kesinliğini buluyordu. İkiz bebekleri içinde çok güzel patikler, bereler örüyor, üretkenliğin tadını çıkarıyordu.

Özel bir finans şirketinde insanlık dışı bir tempoda çalışan eşi Ali, bazen boş gözlerle, gece televizyon başında, asla bitiremediği ve uyuya kaldığı dizileri izlerken, göz ucuyla Ayşe’nin artık otomatiğe dönüşen örgü ören ellerini ve şişlerin biteviye hareketleri kayıtsızca izliyordu. Bu üzerine çöken engelleyemediği uykunun sebebi, günün yorgunluğu muydu, yoksa, güzeller güzeli Ayşe’nin örgü ören ellerinin huzur veren ritmik devinimi miydi, bilmiyordu.

Günleri haftalar, haftaları aylar kovalarken, Ayşe’nin dikkatini çeken bir şey oldu. Ali, ara ara kayboluyordu. Bu bir yanılsama mıydı, yoksa Ayşe’nin zamana ve döngüye olan takıntısının onu uyandırdığı sezgisel bir farkındalık mı, bunun ayrımına varamadı önceleri. Elbette eşinin işi, böyle ekstra fazla mesailere, toplantılara yatkındı. İşinin fıtratında vardı bu. Ancak rastlantıların matematiğini de okumuş Ayşe için bazı işaretler şüphe uyandırıyordu. Öncelikle bu ortadan kaybolmalar, haftanın iki günü, salı ve perşembe akşamları oluyordu. Elbette bu düzenli rastlantının akılcı bir açıklaması olabilirdi. Patron, Ali ve ekip ile yeni bir uygulama olarak   “meeting of executing and controlling” ya da “brainstorming”  toplantıları düzenliyor olabilirdi. Bu mantıklı gerekçe Ayşe’yi tatmin etmiyordu. Çünkü, Ali işte geçen rutin olup biten her şeyi, çoğu kez bitmek tükenmez tekrarlar ve yakınmalarla dolu olarak ayrıntılı olarak anlatırdı. Bu tür bir konuşma hiç geçmemişti aralarında. Ayşe de kıskanç görünmek istemeyen aydın ve özgüvenli bir kadın olarak yanlış anlaşılmak istemedi. Bu nedenle dillendirilmedi konu aralarında.

Ancak şüphe tohumları bir kez düşmesin akıllara… Ne yaparsan yap, büyüyerek çıkar ekildiği topraktan.

“Kız kardeşler çetesi” toplanmıştı, favori mekanları Kronotrop Caddebostan Grove’nın bahçesinde; “Kaffezeit!”

Yoklama kaçağı yoktu. Çocuklar bakıcılara ve anneler emanetti. Yabancı gelin İra, Çiko ve Latte’yi de getirmişti. Sevimli köpeklerdeki heyecan ve neşe herkesi canlandırmıştı. Sevgi sözcüklerine gülüşmeler eklenip çoğalıyorlardı. Kahveler, kruvasan, brochie’ler ile donatılan masada, ilk buluşmanın heyecanı sonrası ortamı çatal bıçak sesleri almıştı.

Ayşe’nin ağzına bir lokma koymayışı ve durgunluğu ilk Canan’ın dikkatini çekti.

-Kız sende bir haller var, hayırdır?

Bütün gözler Ayşe’ye dönmüştü. An sanki buz tutmuş gibi donmuştu. Hatta Çiko ve Latte bile katılmıştı bu “katatoni”ye

Ayşe, bir yutkundu, anlatıp anlatmamak istediğinden emin olamadı. Ancak içinde yükselen duygu seline engel olamadı. Hıçkırarak sözcükler sel olup taştı ağzından.

-Ali… Ali, sanırım aldatıyor beni.

Ayşe’nin söyledikleri içlerindeki en iştahlıları olan Nuriye’nin bile ağzındaki lokmanın boğazına kaçıp düğümlenmesine yol açıp, korkunç bir öksürük nöbetine dönüştü. Kızlar morarmakta olan Nuriye’yi kurtarmak için sırtına vurmaktan, Heimlich manevrası yapmaya kadar panik içinde bir dolu şey yaptılar. Çiko ve Latte’nin havlamaları da bu eylemlere eşlik etti. Kafenin bahçesindeki tantana ve panikten sorumlu Nuriye, kıpkırmızı çöktü sandalyesine.

-Ben iyiyim… Kusura bakmayın, Ayşem sen…

Bu kez sulu göz olma sırası Nuriye’deydi. Ağlayarak sarıldı Ayşe’ye.

Canan sağduyu ile;

-Hiç beklemem Ali’den. Sana deliler gibi aşık Ayşem.

Mesleğinin getirdiği sağduyu ile konuştu Canan. Avukat ve arabulucuydu. Birçok boşanma davası ve boşanmanın eşiğinde çiftin öyküsüne yakın tanıktı.

İra da Canan’a katıldı ve pekiştirdi;

-Sen mükemmel bir eş, muhteşem bir anne ve çok güzel bir kadınsın. Senden iyisini mi bulacak.

Nuriye;

-Emin misin gülüm? Kendisi mi söyledi?

Ayşe son zamanlarda olanları anlattı. Kendine hiç yakıştıramadığı hafiyelikleri de. Bu devamlılık gösteren eve geç gelme günlerinde, Ali’yi telefonla aradığında, her seferinde telefonun çevrimdışı olması şüphelerini daha da güçlendirmişti. Ayrıca  Ali’ye sezdirmeden “sana ulaşamadım ne vardı diye sorduğunda” her seferinde Ali, “şarjım bitmişti”, “bilmem, şebeke çekmiyor belki” ya da “toplantı bölünmesin” gibi kem küm gerekçeler uydurmuştu.

-Ne yapacağım kızlar, bilemiyorum

Tekrar hüngür ağlamaya başladı Ayşe.

Sessiz geçen iki-üç hafta sonra, kız kardeşler çetesindeki suskunluk, Canan’ın attığı whatsup mesajı ile bozuldu.

“Kızlar kırk çarşamba bir araya geldi. Mutlaka ilk fırsatta buluşalım.”

Sanki uykudan uyandırılan bir köstebek telaşıyla, hazırlandı kızlar, yer altından toprağı kazıp gün yüzüne ulaştılar ve buluştular.

Aynı mekânda, bir öğleden sonra buluştu tüm ekip. Ancak bu kez masadakilerin ağzını bıçak açmıyordu. Servis edilen çay ve kahvelerden bir yudum bile alınmamıştı. Herkesin gözü Canan’ın söyleyeceklerini odaklanmıştı. Suskun, gergin ve tedirgin bekliyorlardı.

Canan;

-Ne yazık ki Ayşe’nin şüpheleri hiç de yabana atılacak gibi değil. Üstelik daha da çetrefilli, organize bir iş var bu işin içinde.

Nuriye atıldı;

-Haklısın, benim de kocam aynı gün ve saatlerde kayıplara karışıyor. Sıkacağım bacağına ama, Canan “dur sabret” dediği için tutuyorum kendimi. Son iki haftada dört kilo aldım sıkıntıdan.

Herkes zoraki de olsa gülümsedi bir an için bile olsa.

İra;

-Haklısınız Mehmet’te yok oluyor hep o zamanlar. Bir iş var bu işte, haklısın canım.

Canan konuşmaya başladığında herkes tekrar pürdikkat kesildi.

-Kızlar, biliyorsunuz, meslek icabı elim kolum uzundur biraz. Önemli bilgiler edindim. Ne yazık ki bunlar pek iç açıcı değil.

Nerdeyse bir ölüm suskunluğu sarmıştı masayı.

Canan devam etti.

-Ayşe’nin anlattıklarından kısa bir süre sonra bende Rıza’nın haftanın aynı gün ve saatlerinde kayıplara karıştığını gözledim. Nüfuzumu ve ilişkilerimi kullanarak, hukukun “özel hayatın gizliliğini” kuralını ihlal ettim. Banka hesapları, telefon kayıtları derken, kocamın peşine özel hafiye bile taktım.

En başta Nuriye olmak üzere, heyecan içinde diğer kızlar; “Eeee ne buldun, çıkar ağzından baklayı artık” minvalinde şeyler söylediler.

Canan;

-Kocalarımız, aynı günlerde ve yaklaşık aynı saatlerde bir evde buluşuyorlar. Bu evin kirasını da ortak ödüyorlar.

Ayşe merak içinde;

-İçerde ne yapıyorlar peki?

Canan;

-Onu bilemiyoruz daha

İra;

-Başka gelip giden var mı? Ya da evde kalan birileri, kadınlar?

Canan;

-Valla özel dedektif Hüseyin’in çektiği fotoğraflarda, ya da yazdığı raporda öyle bir bilgi yok.

Herkes merak içinde, Canan’ın laptopundaki fotoğrafları izlemeye başladı. Nuriye, “seni gidi mendebur, ne haltlar karıştırıyorsun yine” diye söylenmeden edemedi.

Ayşe, Canan’a;

-Başka ne biliyoruz?

Canan bu kez cep telefonundaki resim galerisini açtı. Sonra;

-Aralarında bir whats up grubu kurmuşlar. Adı: Haroşa!

-Ne! Haroşa’ mı…Rus ya da Ukraynalı kadınlar var bu işin içinde…blyaaat!

İra’nın çığlığı bütün kafede çınlattı ortalığı. Küçük bir panik bile çıktı işletmeci ve garsonlar arasında.İyi ki kimse Rusça bilmiyordu, sinkafı anlayan çıkmadı.

Nuriye merak içinde;

-Ne ki Haroşa? Selanik gibi bir örgü çeşidi değil mi?

İra;

-Saf olma Nuriş. “Tamam canım, işler yolunda” demek bizim dilde. Kesin bu işte kadın kız meselesi var.

Ayşe soğukkanlılıkla Canan’a

-Yazışmaların içeriğine ulaşabildin mi?

Canan;

-Maalesef. Grup şifreli. Whatsup mahkeme kararı bile olsa, yazışmaları arşivlemediği için vermiyor-veremiyor kimseye. Hem benim hafiyeliğimde bir sınırı var canım.

Ayşe;

-Peki neredeymiş bu ev?

Nuriye;

-Basıp evi, o kadınların saçını yolalım!

İra;

-Blyaaat! 

Bu kez kafedekiler ilki kadar ürkmediler. Gene de kasada oturan beyefendi, “Lütfen biraz daha alçak sesle, diğer misafirlerimiz rahatsız oluyorlar” diye uyardı masayı. Kızlar da bin bir özür dilediler. Ortam sakinleştikten sonra Canan, bu kez çantasından bir anahtar çıkarıp bıraktı masaya. Sonra fotoğrafını çekip, “kız kardeşler” grubuna attı.

-Sakin olacağız kızlar. Bu fotoğrafını attığım anahtarı kocanızın ceplerinde, çantasında bir araştırın. Hepsinde var olduğunu düşünüyorum. Sizde araştırın başka şüpheli bir şey var mı diye. Sonra buluşup, öldürücü darbeyi nasıl vuracağımızı konuşuruz. Hadi kızlar işbaşına!

Hedeflerini odaklanmış bir kararlılık ve sükûnetle ayrıldılar kafeden ve birbirlerinden.

Sonraki hafta da çok önemli bilgilere ulaşılamadı. Nuriye kocasının giysilerinde evde olmayan birkaç renkli yün ipliği buldu. Bütün kızlar, Canan’ın gösterdiği anahtarlara kocalarının da sahip olduğunu onayladılar. En ilginç gözlemlerden bir Ayşe’ninkiydi; Hep gergin olan kocası Ali, son zamanlarda çok huzurlu ve ona karşı sevgi doluydu. İra bunun suçluluk duygusunun sonucu olduğunu iddia etti.

Canan’ın “suç örgütü için yeterince kanıt var, harekete geçmeyecek miyiz*” yazdığı mesaj sonrası, “kankaların” buluşma günü ve saatinden bir saat önce, olay yerine yakın bir kafede buluştular.

Kaptan Arif sokağındaki “Wish Cafe House” sıcak ve küçük bir kafeydi. Ancak amaca çok uygundu. Elit tuhafiyenin üstündeki şüpheli evin apartman giriş kapısını buradan çok iyi görebiliyorlardı. Üstelik kafenin camekanı üstündeki desenler ve aksesuarlar, erketedeki kızları meraklı gözlerden çok da iyi saklıyordu.

Büyük an gelmişti. Av başlıyordu!

Önce Nuriye’nin eşi Arif geldi eve. Ardından sırayla, Mehmet, Rıza ve Ali.

Ali eve girmeden önce, evin altındaki tuhafiyeyi ziyaret etti. Bir süre sonra elinde bir poşet ile çıktı. Dükkandaki tezgâhtar kız, “pek oynak görünüyordu haspa”, Ayşe böyle fısıldadı camdan izlerken olup biteni, Ali’ye kapıya kadar eşlik etti.

“Kankalar çetesi” kapana girer girmez, Nuriye, “Hadi kızlar içeriye!” diye tez canlılıkla ayaklansa da Canan onu yerine oturttu.

Canan;

-Ne yapıyorlarsa içerde, biraz ısınsın ortam, sonra tam “suçüstü” yaparız.

Ayşe;

-Sonra da sen hepimizi bir güzel boşarsın

Nuriye ve İra bir ağızdan

-Sürüm sürüm sürünürler!

Bu cümlenin sonunda İra tam haykıracakken “Bly…” diye susturdu onu Canan.

Ölüm sessizliğinde zaman sanki durmuştu. Saniyeler dakikaya, dakikalar saate dönüşmüştü sanki. Zaman geçmiyordu.

Hava kararmıştı. Evin ışıkları yanmıştı, ancak perdeleri sıkı sıkıya kapalıydı. Alt kattaki tuhafiyede kepeklerini kapattı, tezgâhtar kız evine gitti. Sokak iyiye ıssızlaşmıştı. Küçük kafedeki son müşteriler bizim kızlardan ibaretti. Uzun saçlı dövmeli, küpeli genç, müşteriler çıksa da kapatsam havasına çoktan girmişti. 

“Kız kardeşler İnfaz Timi” harekete geçti. Bir gölge gibi, tuhafiyenin yanındaki Burç apartmanının kapısından içeri sızdılar. Kedilerden bile sessiz merdivenleri çıkıp, “olay mahalinin” kapısına ulaştılar. İhaneti ilk fark eden Ayşe’ye evin kapısını açma onurunu verdiler. Kapı kolay ve sessizce açıldı. Koridoru, içinde “faillerin” olduğu odadan gelen, buzlu camlı kapıdan gelen ışık, belli belirsiz aydınlatıyordu. İçerde olup bitenleri hayal bile etmekten ürkerek, nefeslerini tuttular. Pür dikkat içerden gelen sesleri dinlemeye çalıştılar.

“Bir düz, bir ters, bir sıra önden, bir sıra arkadan”

Sanki bir zikir töreninden gelen ritmik ve uhrevi sesler geliyordu odadan.

Korku ve merak içinde kapıyı açıp, hep beraber içeri girdiler.

Suç üstü!

Odaya saçılmış rengârenk, bir kedinin elinde hayatları gibi karmakarışık kördüğüme dönmüş çile çile yün yumağı, yarım patikler, biçimsiz bereler ve atkılar…

Ve dört adam.

Karıları tarafından baskına uğramış, şaşkın, şişlerini takılı, bitmemiş örgüleri ile yakalanmıştılar.

Haroşa örgütü çökertilmişti!