Ahmet Müfid Okbay
YAŞLANIYOR OLMAK

YAŞLANIYOR OLMAK

Geceye çağrılı, düşünüyor kaç gün oldu diye, aynalarla bakışımlı, gençliğinde de böyleydi, dağınık saçları  -elbette daha gür o zamanlar- iki günlük sakalı, yeniyetmeliği yüzünde, mırıldanıyor, belli belirsiz, kendi işitebileceği kadar, belki de kendinin bile anlam veremediği; -bir gülümseme mi?- çocukluğuna dönük, hala güçlüce anımsayabildiği, “nedense dün ne yediğimi bile anımsayamıyorum ama o çocukluğumdaki akasya ağacı gözümün önünde sanki”, sessizliğe alışmış; park bekçisinin “bir kez de sen geri alma abi” dediği yerde eski arabasını zorlukla park ederken, o hep bildiği sokağa, yeni bir tik ediniyor; seğiriyor sağ gözü, doktorlar bunu “hemipleji başlangıcı” diye adlandırıyorlar, hele bir de yok mu, aynanın karşısında egzersiz yap demeleri, yüzünü komik şekillere sokarak, bir de ıslık çalmaya gayret ederek, “ben eskiden de ıslık çalmayı beceremezdim evladım" diyor, duymuyorlar ya da önemsemiyorlar onu, kendi bildiklerini okuyorlar, öyle tuhaf bir fısıltı  çıkarıyor ki mahallenin veletleri görse kuyruğuna teneke bağlarlar vallahi, “önemli değil amca sen üfle yeter, ses çıkartmasan da olur" diyorlar, ses çıkarmayacaksa ıslık çalmanın anlamı ne diye düşünüyorsun, vazgeçse şu fizyoterapist bu naneden, yok yok vazgeçmeyecek, itiraz ederse perhizi de ağırlaştırır, yapar gibi görünüp atlatmalı şu haspayı, ah simdi bir sigara olsaydı, zaten her şeyin sebebi, sigara, alkol ve fazla kilolarmış, canım bende bilirim, her şey normal olduktan sonra sağlıklı olmayı, asıl mesele yürekte, dünyanın nimetlerini tadıp da şöyle yetmişinde elinde bastonunla, genç kızların eteklerini havaya kaldırabilmekte, hah şurada torun üç tane sigara saklamış, anasından gizli içecek ya kerata, saklıyor, patlatayım şu zulayı da görsün, tuvalette gizliden gizliye, lise yıllarında olduğu gibi bir tane tüttüreyim, daha bir iki nefeste öksürük nöbetine tutuluyorum, sigaralara mana buluyorum, şu Amerikan sigaraları diye söyleniyorum, artık yaşlıyım -huysuz bir ihtiyar- yanından geçerken çocukların, korkunç bir ifade ve katılık kazandırıyorum bakışlarıma, ama çocuklar gülüp geçiyorlar, “mülâyimsin, sert olsan ne yazar”, zaten geceye de yumuşaklığıyla çağrılı, yumuşaklığı savunmaya adanmış bir ömür geçirmiş, öfkeli bir dehâ parlamıyor da değil hâlâ gözbebeklerinde, ama yine de yumuşak, sevecen, öyle de olmalı diye düşünüyor, aslında diyor huysuzluğumun sebebi, yeni edindiğim şu tike bu kadar kafayı takmam, kimseyle husumetim de yok zaten, ama niye öyle uzak bakıyorsunuz, bu uzaklığı başıyla selâmlayıp geçiyor, konuşmuyor çünkü, gırtlak kanseri diyerek deldiklerinden beri boğazını, o metalik alet yardımı ile konuşmayı reddediyor elbette, mikrofonla konuşmayı  sevmediği gibi gençliğinde, sesinin titreyişi sarmalı karşındaki insanı diye düşünüyor, suskunluğuyla çağrılı geceye biraz da, yitirdikleriyle, yenilgileriyle, erteledikleriyle çağrılı, belki bu yüzden suskunluğu daha da artıyor, aslında basit bir gerçeklik tüm bunların nedeni, kendi yalnızlığı ve şu öteden sarmaş dolaş geçip giden genç ve güzel sevgililer, öfkeli kılıyor sessizliğini, yumuşaklığını kendine karşı yitiriyor, gelip geçen de zaman değil, henüz erken tüm bu duyguları duyumsamak için, bu ayrıntılardaki hız, zamana bulaşan bu gerçek dışılık, daha  otuz beş yaşında başlayan bu yaşlılık, hepsinin nedeni de  basit; sessizliğin müziğini duydu, yaşlı biri artık o.