Ahmet Müfid Okbay
YÜZÜNCÜ GECE

YÜZÜNCÜ GECE

Yüzüncü gece geldiğinde sanırım herkes gider.

Bir öğleden sonraydı, özelliği olmayan, sonbahar ya da kış gibi trajik çağrışımlar yaratmayan kişiliksiz bir öğleden sonra...

Yüzüncü gecenin aylar önce gelip geçtiğinin ayrımına vardım.

Basit bir hesapla, üç ay on gün yüz gece ederdi, ben onu sekiz aydır bekliyorum; lanet olsun sana… her şeyi olağan kılan büyük kent yaşamı ve şimdiki zaman!

Habersizce kişisel eşyalarımı topladım; iç çamaşırları, bir-iki kazak, gömlekler, yazılar ve kitaplar; (Rilke, Furuğ, Cortazar, Borges... liste uzadıkça uzuyor, Enis Batur'un sevgilisinden ayrılırken ardında otuz bin kitap bıraktığını duymuştum... Yok, alıyorum onları yanıma!).

Lafı uzatmaya gerek yok aslında; burası benim de evimdi, soluyor önce çiçekler, ama ben saksıları anımsıyorum, çiçekler seni... O berjer koltuğun kumaşını ne zor seçmiştik, ya da babam bizi kandırıp televizyon hediye ettiğini söyleyip, taksitleri yüklemişti bize! O güzelim küstüm çiçeği, kimin hediyesiydi... ya o tuhaf şarap testisi, kaç yıllık olacaktı o şarap, artık eski, ölü bir sevgiliden hatıraymış, şamdanda bir mum akşamdan kalmış...

Sonsuza kadar uzayabilir bu liste ve her nesneye sinmiş hatıralar, sevginin cisimleştiği nesneler...

Sessizce çıktım evden, ardımda küçücük bir not bıraktım masaya, sanki akşam eve tekrar dönecekmiş gibi; “İyi şanslar!”

Başka bir kente gitmek. Çok uzaklarda bir ülkede yeni bir hayata başlamak… Daha şiirsel, trajik görünse de aslında dönmek için gidilen uzaklıklardır. Uzaklaşmak, yüreğinin yakın olması ile ilgilidir daha çok ve senin umutsuz kaçışın işe yaramayacaktır. Oysa, giderken bulaşıkları makineye yerleştirerek, tuvaleti fırçalayıp, pencerelerin kapalı olup olmadığını kontrol edip, ayni kentte, bir-iki sokak ötede başka bir eve taşınmak ve işine bıraktığın yerden devam etmek, belki de tümüyle her şeyi geride bırakıp gitmektir.

Yaşlı bir adamdan duydum ben de;

Eski bir Çin öyküsüymüş, muhtemel sizler de bilirsiniz.

Genç bir subay, tören sırasında prensese âşık olmuş. Zor belâ her kapıyı çalan genç subay, bir yolunu bulup,  prensesle görüşmüş. Yüreğini açtığında prenses ancak bir olur şart koşmuş:

“Eğer yüz gün ve gece penceremin altında beklersen, seninle evleneceğim” diye.

Bunun üzerine genç subay, kar-kış, rüzgâr-yağmur demeden doksan dokuz gün ve gece beklemiş prensesi.

Pencereden bu doksan dokuz gece bir kez bile görünmemiş prenses.

Yüzüncü gece geldiğinde genç subay, taburesini alıp gitmiş uzaklara...

Yolun açık olsun genç subay! Seni bekleyen bir prenses yoktu zaten!