
GECENIN SIRTINDA YOLCULUK
- Görüntüleme: 52
Sabahın bu ilk saatlerinde, çıkmaz bir sokağı andıran, Galatasaray Lisesi'nin arka duvarı boyunca uzanan, eskiden bir Musevi Pastanesi'nin bulunduğu rivayet edilen, şimdilerde modern- barok görünümlü kentli bir kafenin de açıldığı, bu dar sokaktan çıkıp sola döndüğünüzde, İstiklal Caddesi kalabalığıyla karşılar sizi. Beyoğlu'nda uyanmanın güzel yanı da budur belki; birdenbire insanların arasında bulmak kendinizi, bunu her sabah yaşıyor olmanıza karşın alışamamak, gecenin büyüsünün günün ilk saatlerinde kaybolmasına izin vermeyen, pervazlar, cumbalar, alabildiğine büyük pencereler, aslan, melek, aziz şeklinde duvar kabartmalarıyla bezeli gotik, barok, modern binalarla kaplı cadde boyunca müzik marketlerden gelen farklı ezgilerin eşlik ettiği ışık ve gölgenin yer değiştirmesi...
Elinde bir tuğla vardı. Üstündeki kurumuş kan lekeleri, tuğlanın elverişsiz aletlerle zorla çıkarıldığını düşündürüyordu. Tuğlanın üstünde, Latin alfabesiyle yazılmış “Costantinapole Gara Ar.cha" yazısı güçlükle okunabiliyordu... Yürüyordu. Yanında, artık koluna girmekten çekinen, gece yaşadıklarının bir karabasan olduğuna dünden inanmayı tercih edebilecek genç şair çocuk, elinde dün gece sarılarak uyuduğu tekila şişesini taşıyordu... Onları, uzun süredir beraber yaşadıkları, birbirlerine sarılmalarından çok, birbirlerine benzeyen yüz ifadeleri kazanmalarından bile anlaşılabilen; kadının daha çok yıllar önce kapanmış bir tiyatro kostümü olabilecek kadar eski, ancak geceleri giyilebilecek sarı sırmalı bir bluz, üstüne de yorgun ev kadınlarının ev içinde giydikleri sarkmış bir hırka ve batikle basma arasında bol eteğiyle rüküş denebilecek, âmâ nerdeyse onu sevimli kılan giyim şekliyle; üst düğmesi iliklenmiş yakasız gömleği ve bir köstekli saatin eksik olduğu kumaş yeleğinin tamamladığı kıyafetiyle sanki eski bir Rus romanından çıkmış bir erkeğin oluşturduğu sevimli bir çift izliyordu.
Uzun süren gecenin ardından, içkinin ve sözcüklerin katkılarıyla oluşan büyülü değişim, az sonra maddi dünyanın koşuşturmasına girilince dağılacak olsa da, büyük bir ağırbaşlılıkla bir süre daha devam etti...
“Sanırım gecenin içine atıyla giren kadın, hiç olmamıştı.”
“Sabah görmedim onu.”
Gülümsediniz, böylece suskunluğu devam ettirdiniz; sorduğunuz yerde, susarken ve sımsıkı tutarak tuğla parçasını...
Hepiniz ayrımındaydınız ölümün ve dokunulmazlığın.
Gece boyunca “box” sigara kutularının kapaklarını kopartmıştı; anlam veremediniz, sen de verememiştin, çok sigara içilmişti, çok kapak toplamıştı, birçok gece için... sabaha karşı o gecenin kapağını sana uzattığında, güçlükle okunabilen bir yazıyla, at nallarının sesini duydun;
“Seni çok uzun bir süredir seviyom
M. ile birlikteydik bu gece
1 Mayıs 1995"
Elinle saçlarının perçemine şöyle bir dokundun, kara yağız bir tayın yelelerine... bir sevişme sonrası ve barut kokusu yayıldı her yana.
Aslında bunun bir ilan-ı aşk olmadığını, şimdi çok uzaklarda olan, belki de geri dönemeyecek birini düşündüğünü sezinledin.
“Sanırım o soruyu sormamalıydın, sen kolay kolay soru sormazdın zaten, dört gündür sizde kalıyordu, nerdeyse konuşmamıştınız bile...”
“Küçük bir kentte yaşamak zordur, küçük kentlerin kendini çabuk ele veren küçük iki yüzlülükleri vardır, tükenirsiniz.”
“Orada… birçok medrese, cami vardır… kubbeli binaları severim, içim ısınır, kilise çanlarını da severim, babam eskiden bir kilisede çalışmış, hep anlatırdı belki de ondan, anlıyon mu? Sonra, dolunay çıktığında; on iki kişiydik, onu atlı, ikisi önden yürüyerek yol gösteriyo... Ova uzanıyo önünde, nöbettesin, elinde soğukluğu demirin, korkuyosun... Ama korkunu yeniyosun, biri geliyo, nöbetin kaçta bitiyo diye soruyo, yarım saat sonra diyosun, bi bakıyosun bir at alıp gelmiş... Kamp yerini terk etmek yasaktır bizim için, korkuyosun; ama içine bi garip şeyler oluyo, gidiyosun onunla, ilk kez sevişiyosun, zirveye çıkıyosun, yani güzel şeyleri ilk kez duyuyosun içinde, sonra korkuyosun, ölmekten değil, duyulmasından... İki gün sonra, askerler vurup öldürüyorlar güzel şeyler yaşadığın ilk kişiyi, anlıyo musun?... Oralarda, bi belirip bi kaybolan göller vardır, yıkandım ben onlarda cıbilcıplak... Neden orada kalıyom, neden özlüyom oraları anlıyon mu şimdi? ”
Korkuyorsun. "make love, not war" "make love not war" "make love nat war"... yetmiyor artık seni ikna etmeye bu sloganlar, yalnızca “korkuyosun”.
“Zerim zerim ahh Gulazerim.. Gula..zerim..Gulazerim”
Bildiğin tek kırmançca dizeyle seslenmek istiyorsun ona, daha on yedisinde bile değil, puşiler bağlamış, zılgıtlar gibi bakıyor ve sen, sesinin işgalci ordular gibi titremesinden korkuyorsun.
Ağlıyor “Tenessehanım”, silerek akan sümüklerini sarı simli bluzuyla... Pek sevimli bulmuyorsunuz nedense ağlamayı bu an…
“Sizi sevmiyorum” demek istiyorsunuz sanki... Kendisini çok sevimli bulduğunuzu bilmesine karşın, “neden” diye soruyor… “sevdiğimden” demek istediğinizi anlamıyor, ağlıyor.
“Sizi çok uzun bir süredir seviyorum” demiştiniz bir gece. Güzel bir geceydi, günün doğmasından korktuğunuz, karanlığın gülüşlerle aydınlandığı, başka bir yerde, başka bir kadına.. Bu yazdıklarınızı okumadan az önce söylemiştiniz; tılsımların neler olduğunu anlatmak istediğiniz bir gece...
“Fidel'in niçin puroyu sevdiğini anlıyorum” diyor, yeleğinin cebinden çıkardığı puroyu yakarken; puroların Küba'lı kadınların elleriyle yaprak yaprak toplandığı, terleriyle demlendiği, tükürükleriyle ıslatılıp sarıldığını, her puronun başka bir kadının öpücüğü olduğu, her öpücüğün, “Bir-ki-üç, daha fazla Vietnam” ... Fidel'in yani bundan dolayı puroyu bu kadar çok sevdiğini, bir puro yakıp düşünürken şimdi... dünyanın bütün erkekleri bir puro yakıyor.
Siz “tecavüz edilmek istemiyorsunuz artık.”
Genç şair çocuk susuyor. “Şiir susarak yazılır çocuğum, gecenin sırtında atlarla yolculuk yaparken... Sigaranı avucunun içinde saklayarak iç” demek istiyorsun... Hepimiz hep “üşüyo ve korkuyoz” artık!
Kitaplardan söz ettik, şiir okuduk, filmler üzerine konuştuk bunlar da iyi şeylerdi; yani iki şairin bakışımlı sevgisi, nefreti, esip gidişi; “kunduz düşleri” ... “şairler vurulmalıdır, onlara yakışmıyor hayat” dediği yer Ahmet Abi'nin... Ya da Aldovar'in son filmi “Kika”da tecavüz sahnesinin neden bu kadar uzun olduğunu tartışmamız... Nal sesleri atlıların... Genzi yakan tütün acısı Kübalı kadınların... Ve limon, tuz, tekila.
“Sormasan olmaz mıydı o soruyu?”
…
“Evet ben... üç kişiyi öldürdüm”
Hiçbir şey konuşmamıştık henüz, birbirimiz için yabancıydık, güvenilmezdi Beyoğlu'nda gecelere...
Ora'daki dolunaylı gecelerde olduğu gibi göller “bi belirip, bi kaybolmazdı” burada, sen öylesine bir merakla sormuştun;
“Gerçekten içinizde birini öldüren oldu mu” diye.
Ama dokunulmazdı gerçek Ora'da;... Tereddütsüz inandık ve sustuk.
İlk kez o an elinle şöyle bir dokundun saçının perçemine, kara yağız bir tayın yelelerine sanki... Bir sevişme sonrası ve barut kokusu yayıldı her yana...
“Sevişirken mi, öldürürken mi daha çok haz aldın?”
“Öldürdüğüm o anı şimdi yaşıyom; barut kokusunu ve çiğdemlerin, papatyaların, asminlerin kokusunu... korkuyom şimdi”
“Sizi çok uzun bi süredir seviyom”
“...”
Anımsayacaksınız; "Sizi çok uzun bir süredir seviyorum" demiştiniz bir gece; şimdi oturup konuşurken başka bir kadınla onun ilk yazdıkları üzerine; tılsımların neler olduğunu anlatmak istiyorsunuz; elinizdeki o tuğlanın, ya da genç şair çocuğun sarılıp uyuduğu elindeki boş tekila şişesinin... tılsımlar olduğunu; yazma çabasının, size her nesnenin bir öyküsü olduğunu öğrettiğini, eğer yazmazsan dünyanın durabileceğini... söylerken şimdi; Galatasaray Lisesi'nin arka duvarı boyunca uzanan, eskiden bir Musevi Pastanesi'nin bulunduğu rivayet edilen, şimdilerde modern- barok görünümlü kentli bir kafenin de açıldığı bu dar sokaktan çıkıp sola döndüğünüzde, her sabah bunu yapıyor olsanız bile, sizi karşılayan İstiklal Caddesi'nin kalabalığından şaşırdığınızı ve sustuğunuzu, bunların tümünün aslında tılsımlar, tılsımlar, tılsımlar... olduğunu anlatmak istiyorsunuz.
Ve korkuyorsunuz. Bunların bir şairin abartılı hayal gücünün bir ürünü olarak görülmesinden, alıngansınız… Belki bu yüzden “Gulazerim” der gibi bakıyorsunuz, atların nal seslerini duyuyorsunuz kalbinizin derinliklerinde, bir puronun acı tadını ağzınızda... ölümü ve dokunulmazlığı, inançsızlığı karşınızdakinin gözlerinde bir an...
Elbet korkuyorsunuz. Eğilip açıyorsunuz çantanızı, eski bir gazete kâğıdına sarılı bir şeyi bırakıyorsunuz masaya... Ayrılıyorsunuz, bilinmez bir yola çıkıyorsunuz.. Ardınızdan, ansız bir rüzgâr çıkıyor. Rüzgâr açıyor kâğıdı...
Bir tuğla görünüyor gazete kâğıdının arasından… Üstünde Latin alfabesiyle; “Costantinopole-Gara Ar.cha" yazısı güçlükle okunabiliyor...