Ahmet Müfid Okbay
ÖĞLEN UYKUSU

ÖĞLEN UYKUSU

Çocukların, zorla yatırıldıkları öğlen uykularında uyudukları sanmayın. Onlar, anneler yaratırlar, bir bez bebekten, bir yastıktan, ya da korkunç düş parçacıklarından...

Sarı saçlı küçük bir kız dönüyor kendi etrafında. Pencereden içeri giren gün ışığı hüzmeleri oyunlar oynuyor savrulan saçlarında. Yüzü dingin, gözleri kapalı... sanki bebe yakalı dantelalı giysisi içinde, Orta çağ Avrupa'sında geçen bir masaldan günümüze çıkıp gelmiş gibi. Dönerken konuşuyor kendi kendine, bir masaldan söz ediyor.

“Bir kuzey ülkesinde, yıllar, belki yüzyıllar önce bir prenses yaşarmış. Her prenses gibi o da beyaz atlı prensini beklermiş. Birgün ormanda yürüyüşe çıkmış. Garip, ezgili biçimde öten bir kuşun sesini duymuş. Dikkatlice etrafa bakınmış. Sonunda, kırmızı bir kuşun ağacın dallarından birinden havalanıp uzaklaştığını görmüş. Peşine düşmüş kuşun. Kuş bir belirip, bir kaybolarak ormanın derinliklerine doğru uçuyormuş. Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmemiş prenses. Hava kararmaya başlamış. Sonunda bir göl kıyısında, kuşu su içerken bulmuş. Prenses kuşa doğru her hamle yapışında, kuş önce biraz ürker gibi uzaklaşıyormuş, ama hep prensesin yakınında kalıyormuş. Prenses tatlı dili ile ‘güzel kuş, tatlı kuş, benim yârim ol kuş’ diyerek kuşa yaklaşmaya çalışıyormuş. En sonunda da kuşu yakalamış. Kuşu eline alır almaz kuş, beyaz atlı prense dönüşmüş. Prens, prensese sarılmaya onu öpmeye çalışmış, prenses buna izin vermemiş. Prense, Kara Ormandaki Karanlıklar Şatosunda onun olacağını söylemiş. Ancak bir şartı olacakmış. Şatoya gitmişler. Yatak odasına geçmişler. Duvarda bir hançer asılıymış. Yatağa yan yana uzanmışlar. Prens sabırsız prensesi tekrar öpmeye çalışmış. Prenses buna izin vermeyip, duvarda asılı olan hançeri kınından çıkarıp, yatağa, ikisin arasına koymuş. Sonra, prense; “Bana dokunur ya da öpersen ben öleceğim” demiş ve yatağa uzanıp, gözlerini kapatmış. Prens önce yılların biriktirdiği tutku ile prensese dokunmak istemiş. Aradaki hançeri ve prensesin anlattığı kehaneti anımsamış. Hançerin keskin kenarı ile oynayıp, kendi kendine ‘dokunur ve sonra da bu hançerle kendimi öldürürüm’ diye düşünmüş. Prensese minnet borcundan mı, sevgiden mi bilinmez dokunmaktan vazgeçip, prensesin yanına uzanmış. Uzanır uzanmaz da üstüne bir ağırlık çökmüş. Uykuyla uyanık arası, düşler görmeye başlamış. Her düş, başka bir düşe açılıyormuş. Yüzündeki çizgiler kaybolmuş, prenses gibi belirsiz ama dingin bir yüze kavuşmuş. Prens ve prensesin silinen yüzleri ve bedenleri, yataktan yükselip birbirine karışıp tek bir yüz ile bedene dönüşen ruhu pencereden yatağa vuran ışık hüzmelerine karışıp bulutlara yükselip kaybolmuş. Ancak bedenleri, yatakta, aralarındaki hançerle, birbirlerine dokunmadan sonsuza kadar yaşlanmadan mumyalanmış gibi kalmış.”

Seyrek, sarı saçları ile bir kız çocuğu, yatakta, kırmızı, bezden yapılmış kuş biçimindeki oyuncağına sarılmış uyuyor. Kalın perdelerin arasından kuvvetli bir gün ışığı içeriye sızıyor. Duvarda bir hançer asılı. Aynalı bir komodin, üzerinde saçılmış makyaj malzemeleri ile kapağı açık kendi etrafında dönen camdan bir balerinin dans ettiği bir müzik kutusu ve yatakta yatan çocuğun ha ağladı ha ağlayacak gözlerle, bir salıncakta sallanmakta olduğu -sonradan renklendirilmiş- bir fotoğraf var.

Sessizce odanın kapısı açılır İçeriye kızın annesi girer. “Uyudun mu benim tatlı küçük kızım” diyerek anlını öper ve kızının üstünü örttükten sonra odadan çıkar.

Kapının kapanma sesiyle birlikte, yataktaki kız, sanki tabutunda uyanan bir vampir gibi, ansız gözlerini açar.

Kız sokakta, gözleri açık, bakışları sabit bir noktada, elinde kırmızı bez kuş, duruyor. Arkasındaki duvarda; içinde “Ali Ayşe'yi Seviyo” yazan bir kalp şekli görünüyor. İki genç sevgili geçiyor yazının önünden. Gözden kayboluyorlar köşe başında. Köşe başında bir çöp tenekesi duruyor. Tenekenin dibinde fareler oynaşıyor. Kız ansız yürümeye başlıyor. Bir köy bakkalı görünümündeki dükkâna giriyor. Kapı arkasından kapanıyor. Kapanan kapının ardından kız, bir evin içinde, karanlık, uzun bir koridorun önünde duruyor. Koridorun ucundaki açık kapıdan, yalnızca bir kanepe görünüyor. Kanepenin bulunduğu odadan, isterik kadın ve erkek sesleri, gülüşmeler geliyor. Kanepeye çırılçıplak bir kadın koşturarak oturuyor. Bir çıplak erkek, elinde şampanya şişesi, kadını şarap ile ıslatmaya çalışıyor. Bir başka çıplak erkek, kadının yanına oturup, kadınla sevişmeye başlıyor. Elinde şampanya şişesi olan erkek onları ıslatmayı sürdürüyor. Kadın koridorda duran kıza doğru bakmakta aslında ama, şehvetten öylesine kendinden geçmiş ki, hiçbir devinimde bulunmuyor. Kadının bir yere baktığının ayrımına varan, elinde şampanya şişesi tutan erkek, koridora doğru dönüp bakıyor. Kızın, elinde kırmızı bez kuşuyla birlikte koridorda donmuş, onları seyrettiğinin ayrımına varıyor. Yüzünde müstehzi bir gülümseyişle, elindeki şampanya şişesinin başını okşayarak kıza doğru yürümeye başlıyor. Kızın önünde duruyor. Kız ise ifadesiz duruşunu bozmuyor. Adam elini kıza uzatıp, kızın elini kendi cinsel organına doğru yönlendiriyor. Arka odadan bütün koridoru kaplayan sevişme sesleri ve çığlıkları yükseliyor.Kız, kırmızı bez kuşu elinden düşürüyor.

Sokakta, kızın ayaklarının dibine düşer bez kuş. Kızın bacaklarından akan kan, bez kuşun kırmızısına karışmaktadır. Kızın üstündeki bebe yakalı geceliğin arka kısmına kan bulaşmıştır. Bakkalın kapısı kapanır.

Kapanan kapının ardından kız, başka bir evin benzer  koridorunda, elinde bez kuşuyla kapalı bir odanın önünde duruyor. Gece yarısı. Odadan gelen sesleri dinliyor çocuk. Adam kadına; “arkadan ver canım” diye yalvarıyor. Kadın; “ne zamandır doğru dürüst yapamıyorsun, bıktım ıhhh” diye mızmızlanıyor. Kız kapıda dururken, bez kuşu elinden yere düşürüyor.

Sokakta, bakkalın önünde kızın bacaklarının arasında dolanan fareler, akan kanı yalar ve yerdeki bez kuşu didiklerler. Kız bakkalın önünde, ifadesiz bir yüzle horoz şekerini yalar.

Kızın annesi odaya girer. Yatakta huzur içinde yatan kızının yanına eğilir. “Uyudun mu benim tatlı kızım” diyerek alnından öper ve kızının üstünü örterek odadan çıkar.

Kapının kapanma sesiyle birlikte, kız ansızın, gözlerini açmaksızın çığlık çığlığa bir sağa bir sola dönmeye başlar. Bu dönme eylemi öylesine hızlanır ki bir an, kız yatakta yalnızca hareketli çizgilerden ibaret bir siluete dönüşür. Sonunda çığlık sesi bütün odayı doldurur ve doruğa çıktığında müzik kutusundaki camdan balerin paramparça olur. Sonra... bütün dünyayı sessizlik kaplar. Kız yatakta, kanlar içinde, göğsünde ölü farelerle, huzur içinde uyuyordur.

Kızın annesi odaya girer. Kızının, dingin yüzü ile, kırmızı bez kuşa sarılmış uyuduğunu görür. Komodindeki cam balerinin ansız başlayan devinimi ve müziğini fark eder. Kızını uyandırmasın diye, müzik kutusunu susturur. Sonra, “Uyudun mu benim tatlı kızım" diyerek alnından öper ve kızının üstünü örtüp odadan çıkar.

Kapının kapanma sesinden sonra, kız, sanki tabutta uyanan bir vampir gibi birden gözlerini açar. Duvardan aldığı hançeri kınından çıkarır ve kırmızı bez kuşu hançerle parçalayıp, yatakta paramparça bırakarak odadan çıkar.

Kız koridorda, elinde karanlıkta parlayan hançerle yürüyordur. Gece yarısıdır. Kız, içerden sevişme sesleri gelen, yatak odasının -hangi oda olduğunun ayrımına varamayız- kapısında durup, kapıyı sessizce açıp, elinde hançerle içeri girip, yatağın çevresinde dolaşıyor. Sevişen kadın ve erkeğin sesleri iyice yükselmiş, erkek boşalmak üzere olduğunu çağıran vahşi bir hayvan gibi homurtular çıkartıyorken, kadın acıdan mı zevkten mi kaynaklandığı belirsiz çığlıklar atıyordur. Kızın odaya girdiğinin ayrımına varmıyorlar. Küçük kız yatağın etrafında dolaşıp duruyor. Kadının annesi olduğunun ayrımına varıyor. Annesinin acı çektiğini düşünüp, babasının bunu niçin yaptığını anlayamaz. Onları kurtarmalıdır! Odanın kapısı ağır ağır kapanırken üstlerine, tüm evi orgazma varan, sanki binlerce insanın, sanki boğazlanan hayvanların çığlıklarına dönüşen sesleri kaplıyordur.

Kızın yatak odasında, aynalı komodinin üstünde, camdan balerin kendi etrafında dönmekte ve müzik kutusundan “love story”nin melodisi duyulmaktadır. Yatağın üzerinde, hançerle didik didik parçalanmış, kırmızı bez kuştan arda kalanlar kanamaktadır.

Kız, anne babasının yatak odasından koridora çıkıyor. Aynı ifadesiz yüzü taşıyor ve ardından kapı kapanıyor. Kız elinden kanlı hançeri yere düşürüyor. Yerdeki hançere, kızın ayaklarından damlayan kan damlaları karışıyor. Sonra, içerideki odadan, kapının altından akıp gelen kan, kızın ayakkabılarını ve hançeri görünmez kılıncaya kadar yükselen bir kan gölüne dönüşüyor.

Kızın annesi odaya girer. Yatakta, kırmızı bez kuşa sarılmış, uyumakta olan kızın üstüne eğilip; “Uyudun mu benim tatlı kızım” diyerek alnından öper ve kızının üstünü örtüp odadan çıkar.

Aynalı komodinin önünde; seyrek sarı saçları ile annesinin göğsünde eğreti bir broş gibi duran, ha ağladı, ha ağlayacak gözleriyle, bir kız çocuğu; entarisi açıla açıla, salınacağı kanırta kanırta sallanmaktadır.

-Eski bir fotoğraftır bu, sonradan renklendirilmiş-

Komodinin üstünde, makyaj malzemeleri dağılmıştır. Kapalı kalın perdelerin arasından içeri güçlü bir gün ışığı sızmaktadır. Öğlendir. Duvarda asılı bir hançer görürüz. Komodinin önüne, kırmızı bez bir kuşa sarılmış, akan makyajını silerek, seyrek sarı saçlarıyla, üstü çıplak genç bir adam, öğlen uykusundan yeni uyanmış mahrur gözleriyle, kendi çocukluk resmine bakıp; belki de salıncakta gözyaşlarını dökemeyen o kız çocuğu yerine ağlamaktadır.