
DÜŞLERLE DÖNEN ÇOCUK
- Görüntüleme: 39
Hep sağ çorapların tabanı delik. Terliklerin sağ tekleri de... O el örgüsü işlemeli patikler, çarşı işi yünlü ya da meşin mestler, kalmadı artık... Dönüyor çocuk, dünyayla birlikte, sağ ayağının üstünde.
Yaşı altı, on da olabilir -ayrımı yok- öyküsü değişmeyecek. Bu dünyaya ait değil ömrü. Yazgısı düşlerle yazılmış gökkuşağına. Düşler arkaik kuvözü dünyanın; Erken gelmiş bu dünyaya, duyarlı, duyarlı olduğu kadar da zayıf olan bu çocukları yaşatmayı sağlayan öykülerden oluşmuş.
Dönüyor çocuk; her dönme, bir yaramazlık, düşlere kanmış. Her dönmede yalıtıyor kendini dünyadan çocuk, böylece gökkuşağının altından geçebileceğine inanmış. Sırtından parkasını çıkarmayan abisinin anlattığı bir öyküde duymuş; “Gökkuşağının altından geçebilirsen eğer, her düş gerçeğe dönüşürmüş”. Dönüyor çocuk, çarpa çarpa gerçeklere... Dönüyor, bir düşten başka bir düşe geçerek... Dönüyor, yite yite öykülerde.
Seyrek ve sarı saçları, kirpikleri uzun, kız gibi... Sımsıkı yapışmış salıncağın iplerine, ha ağladı ha ağlayacak gözleri. Annesinin göğsünde, zoraki tutturulmuş bir broş gibi eğreti. Dudaklarında ruj, gözlerinde hüzün; bu yaşta hüzün olmaz derler ya, onun gözleri hüzünlü. Raskolinikov’un vicdanını taşıyan duvara çakılı iki kara çivi gibi, çatlaklarından kan sızan…Sallanıyor-üstünde kız giysileri var- entarisi açıla açıla, sallanıyor, salıncağı kanırta kanırta...
-Eski bir fotoğraf bu sonradan renklendirilmiş-
İstenmeyen bir çocukmuş o, daha doğmadan suçlu sayılan. İstenmemiş, ama düşürülememiş de ana rahminden. İnatçı. Bunu hiç belli etmiyor, kafasında bir şeytan tüyü bile yok. Kararlı. Balta işlemez bir ağaç gibi damarlı; “Arnavut damarı”-annesinden almış.
Çocuk her fırsatta dönüyor kendi ekseninin etrafında. Babası; “başın dönmüyor mu hiç” diye söyleniyor, çayını yudumlarken. Sonra sınamak için önermesini, bir iki tur da o atmaya kalkıyor; baş dönmesi, yerin ve göğün birbirine karışması ansız... Ve düşüyor yere. Hırsla bir tokat atıyor çocuğa, düşmesinin sebebi ya... Abisi babasının gözüne ilişmeden sabaha karşı giriyor, sezdirmeden babasına iç odalardan birine geçiyor. Çocuk bir an duruyor, abisiyle göz göze geliyor, ağlamaktan vazgeçiyor ve devam ediyor dönmeye...
-Botanik bahçesinde, onlara hiçbir şey söylemedim Boka!-
Komşulara da açmış bu tuhaf durumu annesi; “Dönüyor bizim çocuk” diye. Eni konu tartışmışlar, bir yandan kurabiyeler, kekler... gelsin çaylar, gitsin kahveler. Sonunda annesi birden bir çığlık atmış; “Aaa kızlar, şimdi hatırladım. Ben bu çocuğa hamileyken, babası Konya'ya gitmişti. Gitmişken bir de Mevlâna’yı ziyaret etmiş”. Bilmiş bir başka kadın, bu sözler üstüne; “A be canım, neden söylemezsin ki bunu daha önce. Tamam ondandır anam.” Başka bir kadın eklemiş; “Tü tü tü, kırk bir kere maşallah, hayırlı evlat olacak bu senin küçük. Mevlâna Hazretlerinin hikmeti bu. Biraz büyüsün, Kuran Kursuna gönder hemen. Erenlerden olur belki... Bak yüce Allah'ın kerametine” Annesi, sessiz ve tepkisiz, ayaklarını altında toplayarak ama yine de üstüne oturmadan, kimsenin oturamayacağı gibi tuhaf biçimde oturan çocuğuna sarılıp öpüyor, üflüyor, öpüyor. Çocuk sıkılıyor bu abartılı ve yalancı ilgiden, ömrü boyunca tanrıya inanmaya hep şüpheyle bakacak, verilen şekerleri bile almayı sessizce reddedip, başlıyor salonun ortasında dönmeye. Bütün kadınlar suskun, şaşkınlık içinde, dualar okuyarak, ortada dönüp duran çocuğu okuyup üflüyerek izliyorlar...
-Hadi bi nanik yap Kalamiti Ceyn!-
Dönüyor çocuk, kendi ekseninde... dönüyor, döndüğünde de kimse giremiyor dünyasına. En sıcak sarılışta bile bir yalan var, en içten seslenişte bile bir yalnızlık... Dönüyor çocuk... dönüyor, tüm dünyanın düşlerine karışıp... ve hiç kimse bozamıyor artık Arşimet'in çemberini.
Annesi “kız evlat hayırlı olur, yaşlılıkta da bize bakar” diyerek, hep bir kız çocuk istemiş. Çektiği kız çocuk özlemini de küçük oğluna giydirdiği kız elbiseleri ile gidermeye çalışmış. Sonraları vazgeçmiş bundan ama, çocuğun kulağında bir küpe gibi kalacak; “Benim tatlı küçük kızım”, “tatlı küçük kızım”, “küçük kızım” diye yankılanan annesinin sesi. O ses... o seste gizlenmiş sevgi, o özlem... Sanki sevgi, o hiç doğmamış kız çocuğunda yitip gitmiş.
O çocukluğunu yaşayamayacağını, daha çocukken bilen bir düş tutsağı. Çocukken büyümüş, üstünde hep kendinden büyük elbiseler bulmuş. Büyüdükçe de değişmeyecek bu durum. Çünkü onları hiç kimse zorla vermiyor. O düşlerinde üstleniyor. Düşlediği öykülerde, kim olursa olsun ona dünyayı kurtarma görevi düşüyor. O da bunu başarıyor, ama ölüyor. Çünkü hiç kimse önemsemiyor onu. Bunun için ölüyor, kendi cenaze törenini seyretmek için;
-Görüyor musun Huck, ne çok seviyorlarmış bizi, Mary Teyze bile...-
Sıradan bir şeydi çocukken akasyaları yemek. Damda “doktorculuk” oynayan yezidiler. Belediye “gagozlu” yaz sinemaları, lokum çalma günleri...
Batı Anadolu'da bir kent merkezi. Çocuğun anımsayabildiği kadar bilinen. Bir meydan var. Her küçük kentte olduğu gibi. Bu kentin, beyaz zambak kolonyası, höşmerim tatlısı, güzel kızları ve delisi meşhur. İç geçirten bir kokusu var beyaz zambakların ve kızların… Deliriyor insanlar, belki bu yüzden.
Kentin bu yakası, tepenin eteğine kurulmuş. Sanki bir yontucunun keskisi ile yivler açarak oluşturduğu bir anıt yapıyı andırıyor. Yivler de doruğa ulaşmak için birleşen yollar. Asfalt değiller. Eğri büğrü parke taşları ile döşenmişler. Sonraları büyüdüğünde çocuk, her parke taş döşeli yol gördüğünde, “buraları eskiden görmüştüm” duygusuna kapılacak. Daralıp genişliyor, eğilip bükülüyor yollar, bazen tek tük apartmanlardan görünmez oluyor. Yıllar sonra bile, aşağıdan bakıldığında, bu yivler izlenebiliyor. Yolların çevresinde çoğunlukla iki katlı bahçeli, kerpiç evler var. Bunların çoğu bakımsız, yalnızca çamaşır asmak için kullanılan cumbaları, maydanoz, soğan ekilen küçük bahçeleri, bir ikisinde özenle büyütülmüş çiçekler de görünmüyor değil. Buralarda hep orta halli insanlar oturuyor. Çoğu 93 harbinde Bulgaristan'dan göçmüşler. Önceleri yok. Kendilerine çoluk çocuk otururuz diye iki katlı evler yapmışlar. Sonraları geçim sıkıntısı başlamış, çocuklar büyük kente göçmüşler, onlar da evlerinin ikinci katlarını kiraya vermeye başlamışlar. Buraya bir memurlar geldiğinden, kiracılar semtin orta halli yapısını bozmamışlar. Tepeye biraz yaklaştıkça yol sarplaşıyor, fazla değil, derler ya, hani tatlı bir meyil, işte öyle. Yolun sonuna doğru, buradaki evlere benzemeyen bir ev göze çarpıyor. Ev üç katlı, kaliteli ahşap malzeme kullanılarak yapılmış, eski bir konak havasında. Hatta evin kapılarında, panjurlarında insan başlı yılan motifleri, defne dalları gibi ahşap işlemeler bile var. Onlar bu evde kiracılar. Evin Yunan işgali sırasında, bir Yunan subayı tarafından âşık olduğu ergenliğe henüz girmiş bir Türk kızı için yaptırıldığı söyleniyor. Yunanlılar çekilirlerken subayla birlikte kız da gitmek istemiş, ama ailesi izin vermemiş. Subay, Yunan ordusu çekilirken Kuvayiciler tarafından vurulmuş. Bunu öğrenince, kız da canına kıymış. Bahçeye gömmüşler kızı. Evin bahçesinde beyaz zambaklar, rengârenk güller ve bahar gelince tepeden tırnağa çiçeğe duran bir akasya ağacı var. Söylentiye göre kızın gömüldüğü yerden yeşermiş. Akasya ağacı, düş dünyasından gelmiş, meyvesi çiçeği, yavuklusu kendisi, kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan, beyaz gelinlik giymiş bir melek sanki...
Çocuk yağmur sonrası, bir mayıs sabahı, sırrına varıyor akasya ağacının. Sabaha karşı polisler basıyor evi, abisini bir duvara yaslayıp, “silahı” soruyorlar. Abisi kimseye sezdirmeden silahını küçük kardeşinin üstüne saklamış. Polisler evi hallaç pamuğu gibi arıyorlar, abisini tartaklıyorlar. Çocuk ansız odanın ortasında dönmeye başlıyor. Polisler, sinirlenip “durdurun şu çocuğu” diye bağırıyorlar. Annesi sarılıp durduruyor çocuğu. Çocuk tüm evi, belki de tüm dünyayı kandırıp, herkesi ardında bırakıp bahçeye çıkıyor. Akasya ağacının altında duruyor ve tepeye bakıyor; yedi renk gökkuşağı onu çağırıyor! Akasya salkımlarını yiyor önce, sonra tepeye doğru yürüyor. Gökkuşağının altında duruyor ve ansız dönmeye başlıyor. Dönüyor çocuk... dönüyor, düşler başka düşler içre beliriyor, abisinden dinlediği öyküler boyunca dönüyor çocuk... Abisinin dönüp, tekrar öyküler anlatmasını diliyor. Dönüyor... dönüyor ve gökkuşağının altından geçiyor.
…
Yıllar sonra, günün ilk saatlerinde çocukluğumun geçtiği o kente tekrar geldim. Yağmur sonrası, bir mayıs sabahı daha gün ağarmadan tepeye doğru yürüdüm. Ev terkedilmiş, tamirattan yoksun geçirdiği yıllar sonunda bir harabeye dönüşmüştü. Bahçe, yabani otlar tarafından kaplanmıştı. Ama akasya ağacı, yıllara inatla meydan okuyup, o ilk günkü gibi, tepeden tırnağa çiçeğe durmuştu.
Yaşamım boyunca düşlerimin gerçekleştiğini görmekten çok, düş kırıklıkları yaşamıştım. Yine de akasya ağacını çocukluğumdaki yıllarda olduğu gibi bulmak, bana büyülü bir şeylerin olacağını düşündürdü.
Yıllar önce yaptığım gibi akasya salkımlarını yedim. Sonra tepeye baktım; gökkuşağı duruyordu yerinde. Yürüdüm. Tepeye ulaştım ve gökkuşağının altında durdum. Gözlerimi kapatıp, dönmeye çalıştım. Başım döndü ve yere düştüm.
Abim... O mayıs sabahı ya da başka bir sabah, hiçbir zaman dönemedi geriye...
Anladım.
-Gökkuşağının altından bir çocuklar geçebilirmiş-