
KÜÇÜK KARA KEDİ
- Görüntüleme: 41
“Ah siz büyükler! Hiç anlamıyorum, Jim'in gözleri aşkına, hiçbir şeyi anlamıyorum... Ben, hiçbir zaman bir çapkına âşık olmayacağım. Mef adına... Ama, sen... bir kez sevmişsin, uğruna kendini öldürmeyi düşünecek kadar... Ah Jim de öldürdü kendini, onun gözleri adına, Mef için... 'Meftun, Ivır zıvır! Artık bir çapkın olamazsın, değil mi?..”
Yıllar önceydi, bir parti vardı. Bir filmin galası mıydı, yoksa kitap fuarı sonrası bir kokteyl miydi… Neden yapıldığını pek anımsayamıyorum şimdi. Hava çok soğuktu, bak bunu anımsıyorum; kış geçmişti, mart ayına girmiştik ama, lapa lapa kar yağıyordu dışarda, Galatasaray Adasındaki restoranın kapalı kısmında olmamıza karşın tir tir titriyorduk.
O günlerde bir yaratıcılık ve kimlik bunalımı yaşıyordum, aslında bunlar birbiriyle ilintili değildi ama yaşadığım sıkıntıyı arttırdığı kesindi. Bunun için de o bar senin, bu davet benim her gece dolaşıyor, alkol ve sıkıntı içinde boğuluyordum. Orada karşılaşmıştık onunla, sıkıntılı, dışarda karı seyretmek için, pencereden bakarken, camdan yansıyan sureti beni bilinçsizce alıp götürmüştü yanına...
Dağınık ve eşit olmayan boylarda kesilmiş kısa saçları; bir kuyruk gibi uzun bırakılan sarı kırmızı iplerle örülmüş ve yeşile boyalı uç kısmının da göze çarptığı parlak siyah saçları ile genç kadın göz alıcıydı. Üstelik, o zamanların trendlerine çağrıştırsa da saç sitili onda hiç de modaya uymak için yapılmış özenti bir tasarım gibi durmuyordu. Deri ve gümüş aksesuarlara kaplı uzun çıplak ve narin kolunda, asit işareti ve kalp dövmesi, altında ise M-E-F yazısı dikkati çekiyordu. Elinde ise her bir parmağında, her harf bir tümseğe gelmek üzere "F-U-C-K" yazısı, biraz dikkatlice bakılınca okunabiliyordu. Bu asi görüşle uyumsuz siyah abiye bir tuvalet giymişti. Derin dekoltesinde bacağının bir Cancan dansçısının ponponlu kırmızı jartiyeri göründükçe erkeklerin gözleri bacaklarına kilitleniyordu. Elinde tutuğu, yalnızca gözlerini kapayan gümüşi maskeyi, birbirine yakın gözleri ve minyon yapısıyla bir kediyi andıran yüzüne bir götürüp, bir uzaklaştırarak, çocuksu mu, yoksa sex-apel dağıtan femfatal bir kadının gülüşümü pek ayrımı yapılamazsa onun bu baştan çıkarıcı "aurasını" çoğaltıyorsu.
Yaşına uymayan bilmiş edalarda yirmi beş yaşlarında yakışıklı genç bir adamla neşeli bir sohbete girmiş, şuh kahkahlar atıyordu. Genç adam, parlak zekâsıyla dikkat çeken-sonraları ünlü bir film yönetmeni olacak olan, o zamanlar editörlüğünü yaptığım edebiyat dergisine şiirler getiren- bir çaylaktı. Yanlarına geldiğimde, genç beni tanıyıp,aralarına katılıp katılmayacağımı nazikçe sordu. “
Sizleri sıkmazsam, memnun olurum elbette” diye yanıtladım onları. Genç kadın beni umursamayıp, bizim çaylakla konuşmayı bıraktığı yerden sürdürdü -dikkatlice bakınca anlaşılıyordu, on yedi-on sekiz yaşlarında ya vardı ya yoktu küçük kız-
“Ah, ne diyordum, çapkınlardan hiç hoşlanmam, hele kart çapkınlar hem sıkıcı hem de kibarlıklarıyla mide bulandırıcı gelirler bana…ah Mef!” Bunları söylerken, gözlerimin içine bakıp, maskesini yüzünden uzaklaştırıp, alaycı gülümsedi. Sonra, “siz bu konuda ne düşünüyorsunuz bay X?” diye sordu.
Ben de kadehimi genç kıza doğru kaldırıp, gülümseyerek; "Hanımefendi, çapkınlık çok eski bir erkek sporudur. Önemli olan bir kadınla yatmak değildir, onu baştan çıkartmaktır... Dediklerinize gelince, benim için yaşlı denilebilinir, ama çapkın asla! Birini gerçekten ölümüne sevmeyi başarabilmiş biri, artık asla çapkın olamaz.”
Sözlerimi bitirirken gülümsemem gayri ihtiyarî yerini ciddiyete bırakmışt. Küçük kız gözlerinin içine böyle doğrudan bakan gözler karşısında, şaşkınlık içinde bocalayıp, elinden maskesini yere düşürdü. Genç adam durumu kurtarmaya çalışarak, kızın yere düşen maskesini almaya yeltenip, beceriksizce davranışlar içinde bulundu. Ben sözlerimin yarattığı etkiyi ölçmeye zaman bırakmadan, az ilerde gördüğüm birkaç dostumun yanına doğru yürüyüp uzaklaştım.
...
Yalancı ve yüzeysel merhabalar, hal hatır sormalar ve “kibar yanıtlar” insanın gözünü kör ediyor olmalı, onu görmemiştim. “Ooo ! Adım bu... Uzun zaman olmuştu, sesinin titreyişini bile unutmuşum.”
Bir dergi vardı. Aykırı şeyler basıyorduk. O günlerdi, düzeltmenlik yapıyordu, bir arkadaşımın karısıydı, hüzünlü bir sesle, durduk yere, çalışmaların en sıkıntılı anında üstümüzde oluşan kara bulutları dağıtan bir şarkı mırıldanmıştı. Bugün o dergide yaptıklarımızın çoğunu unuttum, ama o şarkı dün gibi kulağımda. Belki şarkıdan çok onun söylerken ki yüzünü, edasını unutamamışım. O zamanlar başlayan bir aşktı! Başlamadan biten, dillendirilmeden yaşanan...
Sonraları da karşılaştık. Yıllar sonra -kocasından ayrılmış, küçük kızını da yanına almış- geçinmek için bir barda barmaidlik yapıyorken gördüm onu. Ben o zamanlar, onu görebilmek için en az haftanın üç günü uğrardım o bara. Barda tek başıma oturur onun hüzünlü yüzünü izlerdim, ama onun bunu sezdiğini bile sanmam. Bu ilgimi ona hiç belli etmedim. Müzik aralarında yanıma gelip sohbet ediyordu benimle; hal hatır sormalar, mutsuzluk paylaşmalar... Ne bir imaya ne de abartılı jeste yer var. O günlerde öğrendim, yoğun psikiyatrik sorunlar yaşadığını. Bir cuma günü bara gittiğimde, onu göremedim. Onu sordum, bir intihar girişiminde bulunmuş, hastanede yatıyormuş. Hemen hastaneye ziyarete gittim. Hayati tehlikeyi atlatmıştı ama ruh sağlığı çok bozuktu. Daha önceleri dört sene tıp fakültesinde okuyup, sonra bu mesleğin bana göre olmadığını düşünüp bırakmıştım okulu. Aynı zamanda yazar da olan bir psikiyatrist arkadaşımı arayıp onun için randevu aldım. Sonraları arkadaşıma düzenli olarak gitti ve günden güne iyileşti. Ben ise her gecen gün yaşlı bir münzevi oluyordum. Korktuğum başıma gelmişti; bana minnettardı, doktoruna ise aşık! Hayat hep böyle oyunlar oynar, o günden sonra karşılaşmadık.
...
Dillendirilmemiş kırgınlıklar girmişti araya... Sarıldık. O bir sarılıştı eşitleyip silmişti kırgınlıkları. Şimdilerde bir reklam şirketinde çalıştığını, sağlığının iyi gittiğini, çok zorda kalmadıkça ilaç almadığını, artık dünyadan çok bir şey beklemediğini, düş kırıklıklarına alıştığını, daha çok kızının geleceği için endişeler taşıdığını anlattı... Ben de, yayınevimin yurtdışındaki Türk derneklerle ortaklaşa yaptığı bir organizasyonla Avrupa’nın çeşitli kentlerinde şiir okumaları ve imza günleri yapmaya gittiğim son gezimi, bugünlerde artık çok fazla yazamadığımı anlattım.
Konuşmaların ilk su üstündeki kalan kısımları bittikten sonra bir süre sustuk. Suskunluk uzadı... sonunda, birbirimize bakıp gülümsemeye başladık, sanırım o an ilk kez elimi tuttu.Ne diyeceğimi bilemez gibi bocaladım;
“Nasıl gidiyor aşk?”
“Bitti. Yalnızım.”
“Her şey bitiyor zaten..."
“…”
Aslında içten içe öfke saklı, biraz da bu durumlarda hiçbir şey söylenemeyeceğini bilen, öylesine bir şeyler demek için söylenmiş sözlerdi. Ansız, bardaktan boşalan ani bir yağmur gibi ağlamaya başladı. Sarıldım. Kim bilir bendim suçlu olan belki de... Gözyaşlarını silip gülümsedi, “kusura bakma, seninle ilgili değil, hayat…" sözcüklerini bitirmeye fırsat bulamadan gözyaşları gülümseyişini bastırdı.
“Canım, ağlama... bak makyajını bozuyor gözyaşların, hadi gül”
“Hep öyle derler, geçecek... ama hiçbir şey düzelmiyor"
“Geçecek hadi gül”
“Geçecek...”
İnançsızdım söylediklerimden, artık kırgınlığımı unutmuştum, sevgi doluydum ona karşı. O dokunulmaz an, genç bir kızın öfkeli sesiyle kesintiye uğradı.
“Ohh! Mef. Güzel kız neden ağlıyor, kötü kediler canını mı yaktı, tısss...”
Pençelerini bana uzatmıştı, küçük kara kedi... Gümüşi maskesini yüzüne götürüp;
“Yaşlı kötü kedi, üzme onu...”
“Yok... onun suçu yok, biz eski dostuz, oluyor bazen, biliyorsun...”
Artık ağlamayı kesmişti ve gülümsüyordu. Elimi iki avucunun arasına alıp okşayarak, küçük kızı gösterdi;
“Kızım.”
Şaşırdım. İlk kez bocalayıp, “tanıştık daha önce” türü bir şeyler geveledim ağzımda. Suç üstü yakalanmış da güven ister gibi, kadının ellerini daha sıkı tutup “çok hoş bir hanımefendi, annesi gibi, nasıl da büyümüş” diyebildim.
Küçük kız, “iyi sorun yok o zaman.” dedi önce biraz sıkıntılı, sonrasında; “bu kadar güzel olmak zorunda mısın anne!” diyerek kıskanç ve öfkeli uzaklaştı masadan.
Kızının tepkisinin ayrımında olduğunu sanmıyorum kadının. Her zamanki gibi çok fazla kendisiyle meşguldü... Benim aklımın bir kısmı, masadan tuhaf bir kıskançlıkla uzaklaşan küçük kızda kalmıştı, ama kadın daha da duygusallaşıp, nedenini anlayamadığım artan bir ilgiyle bana yönelmişti. O günler böyle bir ilgiye çok gereksinim vardı, belki de küllenen eski duygularım korlarından alevlenmişti.
...
O eski duygu çağırıyor ırmağı sılaya, kimi kavgalı yüzlerimiz… vazgeçiyor, kovalıyor, yakalanıyor, artık çok geç, neden tanrım!
Aşk yalnız di’li geçmiş zamanda yaşıyor, en büyük aşklar imkansızlıklar içinde yaşanıyor, hala imkânsız, bu yüzden her yaşanan aşktı zaten!
Ellerin ellerinde bir gece geçirmek. Ne çok özlemişim. Ne çok özlenirmiş, alıştım sanıyordum… Alışılmazmış!
Geç kalmışız. Sana erken, bana geç! Seni seviyorum, sen de beni seviyorsun aslında değil mi?
Bilmek katil olmaktır aslında...
“Ben mi... hiç öyle düşünmemiştim”
O eski duygu çağırıyor ırmağı sılaya… vazgeçiyor, kovalıyor, yakalanıyor, artık çok geç mi, tanrım!
…
Partiye davetli konuklar telaşlılar. Mevsim normallerinin dışında sert geçen hava, yağan yoğun karın ulaşımı aksatabileceğini konuşuyorlar. Bazıları erken ayrılıyor partiden. Ona bu gece ne yapacağını soruyorum. “Kızım” diyor yalnızca... Anlıyorum, telefon numaramı veriyorum, mutlaka aramasını söylüyorum. Arayacağını söylüyor, onu tekrar görmek istediğimi yineliyorum, tam bunlar konuşulurken olan oluyor.
Ah Mef! Bir telaş, biri fenalaşmış, doktor var mıymış, ben biraz anlarım, tamam, ne olmuş, hiç açılın, ben dört yıl tip fakültesinde okumuştum, kimmiş, ah Jim'in gözleri aşkına, yok yok önemli değil, ne oldu benim minik kedime, hayır yalnızca bayılmış, eskiden de olmuştu, iyi mi, kolonya getirin bana, biraz da su, “getirmemeliydim çocuğu buraya”, genç sinemacı -birden fenalaştı- nabzı iyi, belki tansiyonu düşmüştür, aç gözlerini tanrı aşkına... bizimle kal; Ah! Mef için, “iyiyim Mef”.
…
Takside kucağıma yatmıştı. Benim evim yakındı ve çoğu yerde yollar kardan kapanmıştı, kabul ettiler “bende kalın” teklifimi.
"Şimdi nasılsın?" diye sordum, yorgun bir sesle; “Daha iyi, Ah Mef!” dedi. Saçlarını okşuyor ve “her şey geçecek” diyordum.
Önde oturan annesi, gözleri karanlıkta belirsiz bir gölgeye sarılmış, tuhaf bir biçimde duyguları değişmiş, dünyadan uzaklaşmış ve gecenin içinde kaybolmuştu.
Küçük kedi kucağımdan kalktı ve bana sarıldı, ağlamaya başladı; “Hiçbir şey düzelmiyor işte”.
Hiçbir şey düzelmiyordu, araba kayarak yokuşu çıkmaya çalışıyor ve ben yıllar önce her kırık aşk sonrası olduğu gibi sıcak arabanın içinde üşüyordum. Gözyaşlarına dokunup, sonra ıslak parmak uçlarımı öptüm.
Tekrar kucağıma yatıp, başını iyice gömdü kucağıma. Önceleri masum, sonraları farklı sanki, başıyla cinsel organımı arıyordu. Bunu düşünmemeye çalıştım.
“Bu Mef ne?" “Ben tanrıya inanmıyorum, ama bir yaratıcı olmalı, her şey kötü giderken bir şeylerin düzeleceği umudunu beslememize yardım eden. O Mef;,Meftun yani...” “Ya sen?” “Şairim işte, şiirlere inanırım, hayattan çok.”
Başı düzenli ileri geri hareket ediyor ve bundan zihnimi uzaklaştırmaya çalışsam bile büyüyordu cinsel organım. Yüzüme kan hücum etti.
“Buradan sola, yaklaştık artık.”
Gözleri gözlerimde, ne yaptığını bilen, doğrudan;
On sekiz yaşından küçük bir kızın yüzü nasıl cinselliğin yüzü olabilir? Anladım sanırım, “Kuzey Çinli Sevgiliyi”.
…
Eve vardığımızda kar hızını kesmişti. İki odadan oluşan bir çatı katında yalnız yaşıyordum. Teras karla dolmuştu, benim kafam karışıktı. Ocağa kahve için su koydum, üstlerine kuru, rahat giysiler verdim. Kadının sabit bakışlar taşıyan gözleri hâlâ karanlıkta, uzak bir yerde yitmiş, kızıyla yaşadığım duygunun sanki ayrımındaydı. Dile getirilmeyen suç ortaklıkları vardır, olup biten gerçekliği sanki hiç yaşamamış gibi davranırlar birbirlerine. Öyle yapıyorduk ve susuyorduk. Yalnızca damlarda kedilerin iç ürperten çığlıkları kaplamıştı geceyi...
Ortamı rahatlatmak için bir fıkra anlatmayı denedim;
“Mart ayında bütün kedilerin damlara çıkışına bir türlü akıl erdiremeyen minik kara kedi, annesine sormuş; ne yapıyorsunuz damda diye? Anne kedi, erkek kedilerle buluşuyoruz, doğanın yasası, çoğalmak için, yani düzüşmek için diye utana sıkıla yanıtlamış yavrusunu. Küçük kara kedi, “ben de dama seninle çıkmak istiyorum, anne” demiş. Kabul etmemiş önce anne kedi, ama sonunda küçük kedinin ısrarına dayanamamış, birlikte dama çıkmışlar. O gece hava çok soğukmuş, birkaç saat beklemişler, hiçbir erkek kedi görünmemiş ortada. Küçük kara kedi, sesi titreyerek; “An-an-anneciğim, ben-ben artık, düz-düz-düzüşmek istemiyorum, yeter bu kadar” demiş.
Küçük kız kahkahalar artıyordu ama annesinin yüzünde dışarının soğuğu içeri geçmişti sanki. Ben anlattığımın ne anlama geldiğine dikkat etmeksizin, dışardaki mart kedilerinin seslerinden aklıma gelen fıkranın ne kadar patavatsızca olduğunun ayrımına varmıştım, ama artık çok geçti. Kadın yorgun olduğunu, yatmak istediğini söyledi ve yan odaya geçip, kapıyı kapaattı.
Kızında ise az önce hastalanmış olmaktan eser yoktu. Kenarda duran son kitabımı alıp, coşkuyla ve beğenisi belirtip, şiirlerimi okuyor, hatta "o ne müthiş bir betimleme" diyerek abartıyordu. Ne yalan söyleyeyim, son zamanlarda ilgi odağının dışına düşmekte olduğumdan mı bilinmez yoksa yaratıcılığımın sıkıntıda olmasından mı, kendime olan inancımın zayıfladığı günlerdeydim. Küçük kızın abartılı iltifatları, edası ve ilgisi gururumu okşuyordu.
“İçkin var mı?”
“Elbette, ne içersin?”
“Kırmızı şarap”
İpler sanki onun eline geçmişti. Olabilecekleri seziyordum. Ancak karşı koyamıyordum Bunun sıra dışı bir tutkunun karşı konmaz baştan çıkarıcılığına mı bağlamalıyım, yoksa yaşlanıyor olmanın insanda uyandırdığı gençlik özlemine mi, bilemiyordum ama gecenin zembereği boşalmıştı, her şey hızla akıp gidiyordu bilinmez suların tehlikeli kıyılarına... Çatıda mart kedilerin sesleri iyice kızışmıştı.
Kadehleri “Mef için” diye kaldırıp, ikili kanepeye çöktüğümde onu yanımda buldum. Küçük bir bakışmanın ardından, dudaklarını dudaklarımda buldum. Sonra çocuksu ağzının kıvrımları kırmızıya çevirilinceye kadar kendini kaybettiler. Sanki bedeni kırılacak bir oyuncak gibi olan küçük kız çok ateşliydi, ama ben korkarak ilerliyordum. O sesini yükseltiyordu, annesinin duymasından çekiniyordum, yaptığımın yanlış olduğunu düşünsem bile kendimi alıkoyamıyordum ondan. Çünkü vahşi bir kedi söz dinlemezdi. Daha çok küçüktü, bunun suçluluğu ve yasak tadı arasında kalmıştım. Ellerimi kasıklarına yöneltti, ellerin arandı, kayboldu, şaşırdı…umduğumdan deneyimliydi. Onun da elleri boş durmuyordu, aslında el değildi onlar birer pençeydi. Daha birlikte olmadan çığlık çığlığa sırtıma geçirdi tırnaklarını…
-Yok canım, olamaz... Anlamsız bu, başka şeyler olmalı-
Tutkulu bir sevişme olsa da yaşadığımız, abartılaydı davranışları. Uzaklaştım ondan. Yere çırılçıplak uzanmış yüksek sesle kahkahalar atıyordu. Oyuna getirildiğim duygusuna kapıldım.
“Ne oluyor sana?”
"Hadi sevişelim”
Sesi tutkulu değil de sanki kırılmış gibi geldi bana.
“Bir terslik var, yaralı bir hayvan gibi sevişiyorsun.”
Ağlamaya başladı...
“Daha önce hiçbir erkek anlamadı, hep işlerini görür ve giderler. Daha önce, Jim'in gözleri aşkına, soran olmadı, Ah!Mef”
“Küçük kediyi çok üzmüşler."
“Bir gece, annemin sevgilisinin bir arkadaşı bizde kalmıştı. Onlar odalarına çekildikten sonra... Önce bir oyun gibi başladı, sonra ben istemedim... Bir başka gün tekrar eve geldi. Kimse yoktu evde, biraz bekleyeyim onları dedi. Geç gelecekler dedim. İçeri girdi. Tekrar sevişmek istedi. Hayır dedim, istemedim... Zorla! Ah Mef! Ellerimi, ayaklarımı bağladı... Sonra, sonra... hep öç aldım yaşlı erkeklerden, bedenime dokunmalarına izin verirken alay ediyordum onlarla... Annemden öç aldım, onun yanında baştan çıkararak erkekleri, yatarken aslında aşağılıyordum onları, ama anlamıyorlardı, gir ve çık, gir ve çık… gözyaşlarımı hazdan sanıyorlardı... Ah Mef”
Ağlıyordu...
Dokunulmazdı. Kalktım, üstüme bir şeyler alıp annesinin kaldığı odanın kapısını çaldım. “Gir” diye yanıtladı kadın bekletmeksizin. Uyumuyordu. İçeri girdim. Kadının baş ucuna çöktüm.
“Ben de seni bekliyordum sevgilim.”
…
Şaşkınlıktan donup kalmıştım. Dudaklarımdan tutkuyla öpmeye başladı, yatağın içinde çırılçıplaktı. İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra, olanların ayrımına vardım. Kadın öylesine ümitsiz ve sevgiye açtı ki, olanları kabullenmişti. Suçluluk duygusuyla baş edemiyor ve inciniyor, incitiyordu. Tanrım ne büyük yalnızlıktı bu! Korku içinde kadından ve küçük kızın yanından, onları birbirine bırakıp, çıktım evden.
Kırılmıştım, durulması gereken sınırda durmayı becerememiştim. Yarı çıplak, karla kaplı yollarda denize doğru koştum, koştum… Kendimden utanıyordum. Ben de erkek haz tanrısının oyuncağı olmuş, çocuk katilleri, sübyancılar, ölü seviciler kadar suçluydum. Gece tecavüzlerle doluydu. İğreniyordum kendimden. Ölmeyi düşündüm, ama bende o alçak gönüllük, o güç nerede? Uzakta, karşı kıyıda evlerin ışıkları yanıyordu. Ölüyorduk her yatak odasında azar azar. Mart kedilerinin iç geçirten çığlıkları yankılanıyordu hala gecenin içinde. Üşüyordum. Kesemediğim bileklerimden akan kan, izler bırakıyordu kar üstünde, avcılar bulsun diye beni. Kendini sürekli ele ele veren bir katildik sanki.
…
Uzakta, yıllar önce bir çatı katında iki çıplak kadın, bir anne kız birbirlerine sarılmış ağlıyorlar... Gözyaşlarına dokunamıyorum onların, erkekler kadın ve çocuk gözyaşlarını görmüyorlar. Korkuyorum... Yaşadıklarım yıllar sonra anımsamak bile acı veriyor bana... Af dilemek için çok geç artık, hiçbir şey hafifletmiyor suçluluğumuzu. Katiliz hepimiz diye düşünüyorum, sonsuz kadar katil!
O kadın bir yıl sonra bileklerini kesip intihar etti, kızı da on dokuzuna varmadan bir “overdose” kurbanı oldu...
…
Şimdi de dışarda kar yağıyor, karda izler bırakıyoruz kanayan ellerimizden, sevmeyi bilmeyen yüreklerimiz kanıyor, sızıyor kan…
-Kendini sürekli ele veren-
Kar... sessizce örtüyor tüm izleri.
Katiliyiz aşkın, sonsuz kadar katili.