
SURET KARMAŞASINDA AŞK
- Görüntüleme: 38
“Büyük bir aşkın ilk günleriydi”; yaşadığınız o günlere böyle diyordunuz.
Yaşadığımız her anı anımsamaya çalışıyorum da şimdi... Bir anı sonsuz kılmanın yoluydu bu; önemsiz, gereksiz, hatta saçma bile olsa, her yaşanılanı anımsamaya çalışmak; mimikleri, gözlerdeki ışıltının yer değiştirmesini, dokunuşların yumuşaklığını, yani sureti olmayan aşkın surete dönüşen biçimlerini.
O zamanlar bilmiyordum, suretlerin açıkça betimlenemez olduğunu. Eski bir zamandı, deve derisine suretler çizerdim. Eğri falçatamla küçük delikler açardım, çizgileri belirgin kılmak için gölgede; çocukluğumun hacı cavcavları, bebe ruhileri, zenneleri canlanırdı perdede, yanan çıranın yarattığı ışık ve gölgeler ülkesinde... O zamanlardı, gözyaşlarını suretlere dönüştürmeyi ilk kez düşünmüştüm, bu düşün sonraları bir karabasana dönüşüp, yazgımı şekillendireceğini bilmeksizin...
Kim bilebilirdi ki zaten, suretin akıl tutmazlığını…
…
İlk tanıştığımız günleri anımsamakta zorlanıyorum şimdi. O günler, kızların ellerine kına yaktığı, gelin çiçeğini kapmanın kısmet açtığına inanılan, çiçeklerin kokuları ve renkleriyle anıldığı; “kırmızıdır deli eder kokusu, sarıdır burar kalbimi yarısı, pembedir gönlüm bilesin sendedir” günleri, kimin çıkınında kalmıştır şimdi?
Bugün hiçbirimizin yüzünde yok o güleçlik, buruk bir gülümseme asılı kalmış yüzlerimizde, anımsadıkça bir belirip bir kaybolan çizgilerin kıvrımında saklanmış küçük bir tebessüm olup, eski günlerin neşesinin bir zamanlar var olduğunu kanıtlarcasına beliriyor aynalardaki suretlerimizde.
Öyle ya aynalara tutsak suretlerdik; gözyaşlarına dokunduğum an, zaman yitti, biz suretlerimizi yitirdik, ayna kırıldı.
…
Kırık camlarla kaplı bir duvarda, arafta yürüyoruz. Ellerimiz ayaklarımız kan içinde, ürkerek dokunuyoruz birbirimize. Ve ne çok nedene gereksinimimiz var, dokunmak için...
Kadınların benimle sevişmesini anlamak olanaksız, o an seninle sevişmemek olanaksızdı demek istiyorum belki.
“Sevişmedik ki biz.”
Herkesin kafasında bir erkek var; düşlediği, öğretilmiş, beyaz atlı prens olan, senin kafanda güzel olmanın belirlenmiş değerleri olduğu gibi, ne bileyim mavi mi olmalı gözleri, küçük memeleri mi olmalı, belki biraz çocuksu, minyon... Sen ne zaman aşık oldun ki, şişman ya da kara kuru bir kadına... Demek ki; bir an dokunmak, bir an ölmek; hepsi bir an!
Bunu anlıyor olmalıyım o zaman, herkesin kendi olduğu yerde, buna izin verildiği oranda, dokunduğumuz, dokunmaların ve konuşmaların hak sahibi yapmadığı yerde bizi, dersini çalışan bir yeniyetme gibi aşka dair ödevlerini yapmak ve sonra televizyonun başına geçmek, çiçek almak sonra her gün sevgiliye, çiçekçi çingene kızın hatırına biraz da kanatmak yaralarımızın kabuklarını kaldırıp, gecikmek, yaralarımızı öpmek, şiir olmak, gözyaşlarımızla sevişmek ve orada ölmek.
“Haydi gidin artık, sevgilinize”
…
Sizi seviyorum… hepinizi, hiç kimse olan her birinizi, kimsesizliğimizi...
Bağışlayan ve esirgeyen olan, yani olmak istediğimiz bu; Tanrıyı arıyoruz aslında.
Tanrıyı herkes sever, bir de insanı sevmeyi deneyin der gibi…
Suretler birbirine karışıyor, bir an dokunmak, bir an ölmek.
Bu önemsizleştirmek de değil; neden sonsuz olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz ki dokunuşların?
“Sizi uzun bir süredir seviyorum... Hepinizi.”
“Yok mu bunun bir anlamı yani?”
Yıllanmış şarap şişelerinin tortusunda, yorgun kadınlar mı içtik?
Bir ölünün ardından kadeh kaldırıyor gibi...
Sonsuz aşkın kucağına bırakıp kendimizi,
“Hadi birlikte ölelim!”
Bir an dokunmak, bir an ölmek...
Büyük bir şiddet gizli, dokunmanın ihsan edilişinde.
Bir an dokunmak, bir an ölmek... Hepsi bir an.
…
Buraya kendimle barışmaya gelmiştim. Sevgisiz yaşamaya alışmaya.
Sıkılmaya devam ediyoruz. Bu mavinin ve yeşilin solgun buluşma yerinde, şirin bu güney kasabasına daha önce de gelmiştin. Geçen yıllar anılarının izlerini silmiş, ölümü düşündürmüyor mesela sana kentin ışıklarının suda yansıyışı; "Vazgeçtim bir aşkı beklemekten.”
“Bilmiyordum. Seni aradık bütün gece suyun yüzeyinde. Suretinin gölgesini aradık gecenin içinde. Karanlıkla birleşmiş, gizlerini hayatımızın. Bilmiyordum... Lanetli olurmuş, geceye çizilmiş her suret.”
Gülümsüyorsunuz. Çok eskiden tanıdığım birinin suretini çağırıyor yüzünüze gülümsemeniz. Pencerelerin kenarında güneşe tutkun sardunyalar, balıkçıları bekliyor günün ilk saatlerinde. Balık yok açız üzüncü, çok şükür bugün de sağ döndük sevinci -soğuk rüzgârdan tutulmuş- sanki felçli biri gibi kaymış yüzleriyle gülümsüyorlar balıkçılar. Onlar gibi, tutulmuş yüzünüzle, gülümsüyorsunuz eğreti. Daha çok “unutun beni” der gibi gülümsüyorsunuz. Aslında korkuyordunuz, az sonra “hadi birlikte ölelim” dememden. Yüzyıllar önce öldürülmüş, bedeni parça parça Nil'in sularına atılmış Osiris'in yazgısı vuruyor su üstüne; erkeklik organı yok!
"Tanrı aşkına siz ne istiyorsunuz?”
Burada duruyorum işte, fal açıyorsunuz umutsuzca, çıkmayacak, ama çabalıyoruz işte; ne diliyorsunuz içinizden, suretlerle dolu kartlardan?
Korkmayın. Sözcüklerinden daha korkunçtur onları söyleyen bir şairin yazgısı.
Sevme alışkanlığına yakalanmış gibi korkmayın yalnızlıktan. Size ait bir gülüş arıyoruz suyun aksinde…suretlerin gizini. Suretin karıştığı yerde söz yitiyor. Gidiyorsunuz.
Daha kolay değil bu, yalnızca alıştığınız, alıştığımız.
Yetinmeyi öğretiyorlar bize. Yeni suretler ediniyoruz maskelerden, böylesi kolay... Onaylıyorlar tanrılar. Yanımdaydınız oysa az önce. Marilyn, sevgilim; aptal sarışın, güzel çocuk! Ama söz verin bana, öldürmeyeceksiniz kendinizi öyle habersizce değil mi?
Sizi seviyorum, hepinizi... Bir gece söylediğim gibi, unuttuğum, bana ait olduğu söylenen bir suret var kitabımın arka kapağında. Gülümsüyor... Siz öyle uyuyorsunuz yanımda. Yakışıyor kitabımın kapağı memelerinize. Yalnızca sözcüklerle dokunabiliyoruz birbirimize, kan ve çamura bulanmış... Yan yana ve öyle uzak.
Suretimiz binlerce suretle birleşmiş sessizce ölüyoruz... Ve ölümlü şekillerin sonuncusu oluyor suretimiz.