Ahmet Müfid Okbay
SİZ BENİ NİÇİN SEVMİYORSUNUZ ?

SİZ BENİ NİÇİN SEVMİYORSUNUZ ?

Sokak bizimdir. Bizler masumluğumuzu, annemizi, evimizi ve savaşı yitirdik, ama sokağımızı, sokağımızı yitirmeyiz asla.  (W.Borchert)

“Siz beni niçin sevmiyorsunuz biliyor musunuz? Siz niçin beni sevmiyorsunuz…”

Sevmem sokak çocuklarını. Onların meyhanelerden, sokak kafelerinden sırf müşteriyi rahatsız etmesinler diye kovulmalarını sevmediğim gibi, onları da sevmem. Ve bir türlü aklım ermez; güzelim bazı kızların nasıl iğrenmeden onlarla sarmaş dolaş sokakta köşe başında oturmalarına. Acımak mı bu, anlamak mı, yoksa uyuşturucu ya da alkolün  etkisi ile bir aşağıda buluşma mı?

Her şeyi bırakıp gitmeyi çağrıştırırlar bize sokak çocukları, bir türlü bırakıp gidemediğimiz ailemizi, kurulu düzenimizi, alışkanlıklarımızı.. Kim bilir sorun bende belki, o kadar bağlıyım ki yerleşik dünyaya ve o dünyanın kurallarına…

Beyoğlu'nda bir kafe işleten iki kız tanırım. Öyle zararla kâr arası, istedikleri hayatı yaşamak için yürüttükleri bir işyeridir orası. Hafta araları geceleri boş olur, sakindir. Kitap okumaya giderdim, sıkıntılı Beyoğlu barlarının umutsuz flörtlerinden usanmış gönlüme iyi bir şiir, öykü ya da romanla avutmaya çalışırken bir başıma…

Şerah kafeyi işleten kızlar, yorgun yüzleriyle kahve, çay getirirlerdi masama, konuşmazdık, ürkeklikleriyle Pera’nın vahşi gecelerine yabancı masum güzelliklerine ortak ederlerdi beni gülümsemeleriyle... Severdim onları nedensiz.

...

Böyle gecelerden birinde o sokak çocuklarından biri girdi içeriye. Kafede benden başka müşteri yoktu. Diğer kız daha önce işi olduğu için ayrılmıştı kafeden. Önce tiner çeken çocuğu dışarı çıkması için ikna etmeyi denedi kız. Çocuk inat ediyordu. Anlaşılmaz sözcüklerle bir şeyler istiyordu. Kafeyi işleten kız çok korkmuştu, geçen günlerde bir transseksüele sarkıntılık yapan bir adamın yüzüne kezzap dökmüştü çocuk. Tehlikeliydi bu çocuklar. Ben de korkmuyor sayılmazdım, bu kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanların gazabından. İşletmeci kız çocuğa kötü davranmak istemiyordu ama, korkusu öyle büyüktü ki, davranışı istemsizce sertleşiyordu. İster istemez, müdahale etmek zorunda hissettim kendimi. Önce konuşmaya çalıştım, çocuk bana sarılmaya çalışıyordu ve çok kötü kokuyordu. Ben tek başıma yaşayan genç, titiz bir avukattım ve üstüme giydiğim kıyafet, en sevdiğim birkaç takım elbisemden biriydi. Belki de bu somut gerekçeden daha fazlası, otobüse, çalışan insanların ter kokuları içinde itiş kakış binmekten tiksinme benzeri çocuğa karşı bir uzaklık duygusu vardı üzerimde. İğreniyordum çocuktan ve korkuyordum. Ama sorumluluk duygusu ağır bastı. Çocuğa yakınlık göstererek, derdini öğrenip, kafeden çıkartmanın yolunu aradım. Zorlukla derdini öğrendim çocuğun. Telefon etmek istiyordu. Bu sokaklarda tiner çekerek yaşayan çocuğun telefonla ne iş olabilirdi, kimi arardı? Zaman kazanmak için söylenen bir yalan olduğunu düşündüm. Bu çocuklar bir parça tiner almak için üç-beş kuruş paradan başka şey istemezler diye düşünürdüm çünkü. Oysa çocuk yalnızca telefon etmek istiyordu. Daha taksitlerini bile ödemeye başlamadığım cep telefonumu çocuğa verdim.

Ben bos zamanlarımda amatörce fotoğraf çekerim. Pek başarılı olduğum söylenemez, insanın yaşamına bir anlam katma çabası işte. Ama biraz tembelimdir, öyle bir fotoğraf için saatlerce yolları arşınlayamam. Bir Beyoğlu gecesi, İstiklal Caddesi'nde fotoğraf makinamla birlikte turluyordum. Balık Pazarı’ndan çıkıp Galatasaray'a dönerken sokak boyunca yan yana oturan sokak çocuklarını gördüm. Pozometreyi ayarlayıp, en uygun açıyı bulmaya çalışıyordum ki, bir el yakama yapıştı.

“Siz ne için fotoğraf çekiyorsunuz?”

Böyle bir soru ile karşılaşmayı hiç ummuyordum. Karşımdaki otuzlu yaşlarda, iyice giyinmiş, düzgün Türkçe konuşan biriydi. Bocaladım önce…

Sonra “hiç, kendim için, fotoğraf çekiyorum işte..."gibi bir şeyler geveledim.

Ama karşımdaki adam çok ciddiydi. “Siz sokak çocuklarını kullanıyorsunuz.”

Kendimi suçlu hissettiren bir kararlılığı vardı adamın.

“Ben de sokak çocuklarına yardım ediyorum” demek zorunda hissettim kendimi.

“Hayır, siz sokak çocuklarını kullanıyorsunuz, onlara yardım etmek gibi bir derdiniz yok!”

Biraz dikkatlice bakılınca, adamın göğsünün kezzapla yakılmış olduğu anlaşılıyordu. Bunun ayrımına varmamla korkum da artmaya başladı. Amatör bir fotoğrafçı olarak kendime kolay ve iyi bir konu bulmak isterken başım belaya girmek üzereydi. Zor bela aldığım pahalı fotoğraf makinem kırılabilirdi ya da ben dayak yiyebilirdim. Tam o an polisler geldiler, aram iyi değildir ama bu kez yüreğime su serpti varoluşları. Acımasızca çocukları dövüyor ve bir arabaya sürükleyerek götürmeye çalışıyorlardı. Benimle konuşan adam duruma “Sokak Çocukları Derneği” adına müdahale etmek için yanımdan ayrılırken; “hadi çocuklar görmeden uzaklaş buradan" dedi bana. Benim zarar görmememden çok, çocukların incinip öfkelenmelerinden çekiniyordu sanırım.

Tüm bunları anımsadım, çocuk telefonla konuşurken. Annesini aramıştı. Yarın hastaneye yatacaktı, tinerden kurtulmak için. Umutsuz, yürek yakan ama kısa süren bir konuşmaydı.

"Anne…anne, ne olur konuş benimle biraz daha...anneee!" diye yineleyip duruyordu. Gözleri dolmuş, tüm dünyadan kopmuş, sanki takılmış plak gibi sayıklıyordu. Hepimizin üstüne bulaştı çaresizlik. Annesiz, sevgisiz ve evsiz kalmıştık. Bütün sokakların üstünü örtüp, bizim “küçük evimiz” yapmak istedim o an. Ama sokaklar onlarındı... Biz yabancıydık, uzaktık o dünyaya...

(Sonradan ögrendim, çocuğun annesi hayat kadınıymış. Babası ve kardeşleri ise içki, uyuşturucu kullanıyor sıkça babası  annesini dövüyormuş. Çok küçükken evden kaçıp sokaklarda yaşamaya başlamış çocuk.)

Omuzuna usulca dokundum çocuğun. Kötü bir rüyadan uyanır gibi irkilerek bana döndü ve telefonu istediğimi düşünerek cep telefonumu bana geri verdi. Ne yapacağımı bilmiyordum, bir-iki şey söylemek istedim, o köşe başındaki kızlar gibi sarılmak istedim çocuğa...

Kendini benden kurtardı çocuk ve ağlayarak çıkarken kafeden çığlık çığlığa;

“Siz beni niçin sevmiyorsunuz biliyor musunuz? Siz niçin beni sevmiyorsunuz; tiner çektiğim için değil, korktuğunuzdan, iğrendiğinizden, sevmeyi hiç bilmeyişinizden…”