Ahmet Müfid Okbay
KARIMI ÖLDÜRDÜM BAY POE!

KARIMI ÖLDÜRDÜM BAY POE!

Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan! Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan! Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman." (E.A.Poe)

Soğuk bir aralık gecesiydi. Tozlu raflar arasından, unutulmuş kitaplardan birini alıp, gül rengi solgun gecenin içinde, elinde konyağı ile eski Berjer koltuğa oturdu. Dışarda rüzgârlı ve karlı soğuk bir hava vardı. Küllenmiş ateşi canlandırmak için, şömineye bir odun atıp, maşayla korları karıştırıp, ateşi canlandırdı. Yarı kapalı koyu kadife perdelerin arasından ay ışığı içeriyi kısmen de olsa aydınlatıyordu. Bir tıkırtı duydu. “Kim olabilirdi ki bu saatte? Münasebetsiz bir ziyaretçi?” Sessizliği dinlendi. Tekrar aynı tıkırtı. Gidip kapıya baktı. Kimse yoktu, artmış kar yağışı ve rüzgârın dışında. İçeri girdi. Nargiledeki afyondan bir nefes daha aldı. Yine aynı tıkırtı. Bu kez sesin camdan geldiğinin ayrımına vardı. Gidip pencereyi açtı. Açılan pencereden kapkara tüyleriyle şeytani gözleri olan uğursuz bir kuzgun içeri girip, dolabın üzerindeki Pallas’ın büstünün üstüne kondu. Bu uğursuz hayvanın onu ziyareti neyin işaretiydi? Lenore aklına geldi. Sanki onu ziyarete gelmişti, çıkıp ölüler dünyasından. Lenore üşütmesin diye, pencereyi usulca kapattı. Kuzgun sanki antik Yunan büstünün bir parçasıymış, yüzyıllardır oradaymış gibi geldi ona. Yoksa tüm olup bitenler alkolün ve uyuşturucunun ona oynadığı bir oyun muydu? Hülyaya dalmak üzereyken, bir hayal olamayacak kadar güçlü biçimde kapı çaldı. Israrlı, şüpheye mahal bırakmayan bir biçimde. Sanki yardım isteyen bir yabancı vardı kapıda. Telaşsız, gidip kapıyı açtı Poe.

…      

"Karımı öldürdüm Bay Poe!”

Kapımı çalan, telaşlı yüzüyle, hayli heyecanlı bir gençti bunları söyleyen.

Tüm zeki okurlar bilirler, yazarların eğlenmek için böyle oyunlar oynadığını; öyküler güvenlidir çünkü!

Ağlıyordu ve sanırım bana anlatmak istediği bir şeyler vardı. Gülümsedim ve;

“İsterseniz içeri girin, size bir konyak ikram edeyim, biraz ısının ve sakinleşin.”

Duyarlı bir sureti vardı. İnce gözlükleri soğuktan buğulanmıştı ve uzun kirpikleriyle cam göbeği mavi gözlerini saklıyordu. Sarı seyrek saçları, narin bedeni ile kadınla erkek arası bir varlıktı. Kapalı yakalı gömleği, yün yeleği, kadife pantolonu ile okumuş, kültürlü birine benziyordu. Acaba nereden çıkarmıştı bu sonucu.

Önceleri ben de düşünmüştüm Poe'nun bir katil olduğunu... Usher'lerin Sonu öyküsünden mi, yoksa Bearnice'den mi? Ya da Kuzgun, belki de Çukur ve Sarkaç’daki işkence aracından…

Gencin işlediği cinayete gelince, elbette duyarlılığı ve gecelerini işkenceye dönüştüren saplantılı düşünceleri - bunlar arasında en dikkat çekeni, karısının bir gün sara nöbeti sırasında ölü sanarak diri diri kendi elleriyle gömebileceği endişesi vardı- tüm bunlar, hafifletici nedenler sayılabilirdi çıkarıldığı mahkemede.Ama Kafka’nın Ceza Sömürgesindeki saf gözlemcinin masumluğu, yazarın onunla dehşet verici bir biçimde eğlenmesine engel olmuş muydu?

Hayatında ilk kez geneleve giden bir yeniyetmeyi düşünün ey sevgili okur! Ürkek masum, başarısızlık karşısında müşterilerini öpmeme tavrına sahip bu yaşamın katılaştırdığı kadınlar bile yumuşarlar. Odadan boynu bükük ayrılırken genç, küçük bir öpücük bırakır kadın, gencin dudakları ile yanağı arasına. Bu trajik bir ödüldür!   Genci avutan ve yücelten bir ayrıcalık m yoksa ömrü boyunca acısını içinde taşıyacağı bir aşağılama mı? Sevgiyle bahşedilen öpücük!   Her erkeğin öpmekten iğrendiği, binlerce erkekle birlikte olan bir kadının öpücüğü!  Çağrılan aşk ya da alay!

Böyle bir ayrıcalığa sahipti benim gözümde bu genç. Onu kollamak için, daha alçak sesle konuşmasını önerdim. Bu önerime de uydu ve bir süre sonra rahatladı. Sonunda konuşmaya başladım, çünkü ben de meraktan kuduruyordum.

“Nereden anladınız, iyi sakladığımı düşünmüştüm oysa?”

“Sizi anlamıyorum Bay Poe. Karımı öldürdüm ben!”

Acele etmeye gerek yoktu, biliyordum nasılsa öykünün sonunu! Yine de kendimi alamadım, garip bir kıskançlıkla belki de kışkırtarak;

“Bundan hoşlandığını biliyordun.”

“Hayır Bay Poe, anlatamıyorum galiba size, karımı öldürdüm ben. O ki meleklerden bile üstündü saflıkta, soluk teni gülleri çağrıştırırdı, gözleri kayıp kıtanın saklı olduğu bir denizin benzersiz maviliğini, sesi...”

“...tutkusuz bir ölümü.”

“Hayır! Soylu köknarların sessizliği vardı sesinde...”

“Delikanlım anlayın artık! Sizi öyle ele geçirmiş ki, nasıl deniz canavarı Agnes’in, çapkın Merman'ı saf görünümü ile baştan çıkartması gibi... Merman kurtulacağını düşünerek yazgısından, kendini Agnes'e teslim etmişti. Agnes korktu önce, çünkü şeytan en çok saf insanlardan korkar. Sonra ne oldu? Agnes baktı Merman’da karısını aldatmış ve öyle saf değil. Vicdan azabı ile günahlarından arınmak istiyordu Merman, belki de yine de saftı bir melekten, çünkü vicdanının sesini duyabiliyordu!  Agnes’i canlandırdı bu ve Agnes ele geçirince Merman’a ne oldu? Daldı derinlerine denizin, bir deniz canavarına dönüştü. Çirkin yüzü göründü tüm aşk öykülerinin. Artık tüm denizcileri bastan çıkaran bir Siren o. Ne oldu Merman'a? Dayanamadı karşı cinsten bir benzerine, kıydı canına. Dur yakma sigaranı kandilden! Senin içine veba gibi işlemiş aşk. Bak Kuzey denizinde bir denizci öldü!"

 -Eski bir söylenceydi bu, kandilden yakarsan sigaranı, çok  uzakta bir denizci ölürmüş.-

Kendimi kaybetmek üzereydim nerdeyse, Elimle vurmuştum gencin eline, sigarasını yakarken kandilden. Özür diledim ve kendime yeni bir içki alıp sakinleştim. Ama genç, konuşmalarımdan etkilenmişe benzemiyordu. Yine tutkulu ve öfkeli konuşmasını devam ettirdi;

“Siz ne diyorsunuz Bay Poe! Katil olan benim. Ona taparcasına âşık olan, onu aldatan ve onu kendi elleriyle öldürdükten de sonra yaşayacak olan! Söyleyin bana Bay Poe; artık ben nasıl yaşayabilirim, sizin şiirlerinizdeki aşıklardan biri bu durumda olsaydı nasıl yaşardı, yani katilken hepimiz, bir gün daha nasıl yaşanabilir... Söyleyin ne yapayım ben şimdi?”

“Boş ver.”

Öfkeyle önündeki sehpayı yıkarak ayağa kalktı genç. Cüssesinden beklenmeyecek kadar güçlü görünüyordu. Yüzü bir ölümsüzü bile korkutacak bir ifade kazanmıştı. Belli ki tutkusu kör etmişti genci. Bana saygısından, elini kaldırmadı, hırsını almak için arkasını dönüp duvarları yumruklayarak konuşmaya devam etti;

“Ben de size sığınmaya geldim! Siz ne acımasız bir katilmişsiniz meğer. Ben sevdiğimi öldürdüğümü söylüyorum, siz aşkı önemsiz kılıyorsunuz ve hatta, hatta ölümü bile hak ediyorsunuz”

Bunları söylerken, sesi titriyor, başını duvara dayamış ağlıyordu. Besbelli beni öldürmek konusunda ciddi değildi, fazlaca kırılmıştı. Ama kırıldığı oranda da tehlikeli bir hâl almıştı. Yaralı bir hayvan gibi soluyordu.

Tüm deneyimli yazarlar gibi öykünün benim denetimimden çıktığının ayrımına varmıştım.

Kendime bir içki koyacakmışım gibi içki şişesini elime aldım, gence arkasından sessizce yanaştım, tam dönerken bana, hamlemi yaptım.

Bayılmıştı. Oldukça hafifti, kolayca mahzene taşıdım. Sonra diğer sevgililerimin yanına, genci diri diri gömdüm.

Ah! Bilemezsiniz ne zordur sevdiğiniz birinden ayrılmak. Genç ile kısa bir süre beraberdik ama sevmiştim onu derinden, bana benziyordu belki bu yüzden.

Tüm sevdiklerimin mezarlarından gelen çığlıklar hala kulaklarımda. İçim sızlıyor ama, sanırım haklıydım tüm yaptıklarımda, çünkü öyküyü ben yazıyordum.

Odaya geri döndüm, gözlerim büstün üstünde gece boyunca kımıldamadan duran kuzguna odaklandı.

Fısıldıyordu bir şeyler, ama anlaşılmıyordu.

Usulca koltuğa çöktüm, sonra gömdüm başımı mindere, hayallere daldım. Avutsun kalbimi dedim içtiğim iksirin gücü, söndürsün ateşi dışardaki rüzgâr ve kar. Bitsin tüm acı veren anılar. Bir tek Lenora’nın sesi ve aşk kaplasın odamı. Başımı kaldırdım. Büstün üstünde duran Kuzgunu aradı tekrar gözlerim. Ne kapı ne pencere açık olmamasına karşın yoktu odada. Belki de hiç gelmemişti.

Ama bu kez fısıltıyı duydum;

“Hiçbir zaman” “Hiçbir zaman…”